.
İÇERİK  
  ANA SAYFA
  İLETİŞİM
  KAYNAK KULLANIMI HAKKINDA
  SULTAN IV. MUSTAFA
  PADİŞAHLARIN EŞLERİ
  OSMANLI HANEDANI SOY AĞACI
  YENİÇERİ VE KAPIKULU SÜVARİLERİNİN İSYANLARINA İLİŞKİN BİR ANALİZ
  II.MAHMUD DÖNEMİ'NDE GİYİM KUŞAM
  II. MAHMUD
  OSMANLI KRONOLOJİSİ
  III. SELİM DEVRİNDE MUSÎKİ HAYATINDAN KESİTLER
  ALEKSANDER GREGOREVİÇ KRASNOKUTSK’UN GÜNLÜĞÜNDEN ALEMDAR MUSTAFA PAŞA VAKASI
  KABAKÇI MUSTAFA AYAKLANMASI
  KİMİ UNVANLAR, TABİRLER
  OSMANLI'DA MÜZİK
  DEVLET TEŞKİLATI
  ISLAHATLAR
  SENED-İ İTTİFAK
  OSMANLI ARMASI
  İLBER ORTAYLI'DAN MAHMUD, SELİM, SADRAZAMLAR PADİŞAHLAR...
  ORDU
  II.MAHMUD'UN MÜZİSYENLİĞİ
  OSMANLI DEVLET TÖRENLERİNİN TOPKAPI SARAYI’NDAN DOLMABAHÇE SARAYI’NA İNTİKALİ
  AYAN
  BAB-I ALİ YANGINI VE ALEMDAR VAK'ASI
  SIR KÂTİPLİĞİ VE RUZNÂME
  III. SELİM'İN SEHİD EDİLMESİ
  27 MAYIS DARBESİ VE TALAT AYDEMİR
  31 MART VAKASI
  TÜRK DARBELER TARİHİ
  KADIN HAYATINDAN AYRINTILAR
  ALEMDAR MUSTAFA PAŞA'NIN SADRAZAMLIĞI
  PAŞALIK MÜESSESESİ (avi)
  OSMANLI ORDUSU (video)
  HAREM (AVİ)
  OSMANLI PADİŞAHLARI (avi)
  BATILILAŞMA (avi)
  OSMANLI AİLESİ (avi)
  HUKUKSAL AÇIDAN SENED-İ İTTİFAK
  SENED-İ İTTİFAK YORUMU
  KİMİ MERASİMLER
  III. SELİM DÖNEMİ YENİLEŞME ÇABALARI
  HALININ TARİHİ
  19.yy'DAN BAŞLIKLAR
  SIRP İSYANI VE OSMANLI-RUS SAVAŞI
  III. SELİM DEVRİNDE NİZAM-I CEDİDİN ANADOLU'DA KARŞILAŞTIĞI ZORLUKLAR
  SENED-İ İTTİFAK'IN TAM METNİ
  SENED-İ İTTIFAK lLE MAGNA CARTA'NlN KARŞILAŞTIRILMASI
  FRANSIZ İNKILABI’NIN TÜRK MODERNLEŞME SÜRECİNE ETKİLERİ
  YENİÇERİ OCAĞININ KALDIRILIŞININ TAŞRADAKİ YANSIMASI
  TÜRK MODERNLEŞMESİNİN AMBİVALANT DOĞASI
  TÜRKİYE'DE BATILILAŞMA DEĞERLERİNİN ARAÇLAŞMASI
  OSMANLI YÖNETİCİLERİNDE ZİHNİYET DEĞİŞİMİ VE BATILILAŞMANIN BAŞLANGICI
  SARAY MÜZİĞİNDE YAYLI ÇALGILAR
  XIX.YY'DA İSTANBUL' DA SANAT VE MUSİKİ
  TOHUM VE TOPRAK YILLARINDA TÜRKİYE
  EDEBİYAT-TARİH-TİYATRO İLİŞKİSİ
  19.YY İLK YARISINDA KADIN GİYSİLERİ
  KEMAL TAHİR VE BATILILAŞMA
  TÜRKLERDE ÇERAĞ MUM VE ATEŞ
  ELEŞTİRİLER



  




																							
TÜRKLERDE ÇERAĞ MUM VE ATEŞ

Derleyen: Semra EROL
Derleme Yeri Tarihi: Ankara 2004

Hamam, türbe, cami gibi yerlerde mum yakılmasının tek sebebi, sadece dilek dilemekolmayıp insana zarar verebilecek kötü ruhları kovmak amacı taşımıştır.Adak ve ziyaret yerlerine mum yakma, Şamanist dönemin ölüler kültüyle de yakındanilgilidir. Anadolu sahasında ateş her ne kadar cehennemi ve şeytanı hatırlatan bir unsur olarak düşünülmekte ve bu konuda derleme yaptığımız kişiler bunu vurgulamakta iseler de ziyaret yerlerine mum yakarak adak adama, dileği gerçekleştiği zaman o ulu mevtanın ruhuna teşekkür için tekrar dönüp mum yakma Şamanist dönemden kalma hatıralardır. 

Mezar üzerinde mum yakma âdeti, hortlakların yeni ölene zarar vermemesi amacını taşır. Hatta inanca göre, hortlakların ateşten korktuğu da söylenmektedir. Kabir başına mumyakan kişi, oradaki yatırla kendini bütünleşmiş, ondan bir parça olmuş gibi kabul ediyor.

Halkımız arasında yaygın olan bir inanç da cenaze çıkan odada kırk gün ışık yakılmasıdır. Güya ölü çıkan odada kırk gün ışık yakılırsa, ölünün ruhu geldiği zaman karanlıkta kalmaz, evini ve odasını daha çabuk bulurmuş.

Kutsal mekânlarda mum yakma geleneği, hayır sınıfına giren kurban içeriğindedir. Mum yakan, bir adakta bulunsun veya bulunmasın; kutsal mekânı aydınlatarak, o mekânın sahibi olandan, doğaüstü ile kendisi arasında aracılık yapmasını umar.

Türbelere Paçavra Bağlama ve Mum Yakma Hurafelerinin Menşei

11 Mayıs 2010 / 23:51

Diyanet Dergisi – 1961 – s. 180-182

Abdülkadir İNAN

 

İslâm Dini'ni kabul eden bütün kavimler, atala rından kalmış, Tanrı'ya ortak katan eski dinlerinin birçok hurafelerini, yeni kutlu dinlerine sokmak iste mişlerdir. Birçok müfessir ve hadis râvîleri mühtedi Yahudilerden, Talmud masallarını nakletmişlerdir. Türk kavimleri de, İslâm Dini'ni kabul ettikten son ra, eski Cahiliyyet devrinden kalma birçok görenek ve gelenekleri muhafazada devam etmişlerdir. Bu hu­rafelerden Türkler arasında en çok yaygın olanları, türbelere ve kutlu saydıkları ağaç ve çalılara paçav ra bağlamak ve türbelere mum yakmak adetidir. Bu hurafeler, bütün Türk dünyasında, Altaylardan Ana dolu'ya kadar uzanan sahada tesbit edilmiştir. Bu adetlerin Müslümanlıkla hiç bir ilgisi yoktur. Bunlar eski şirk ve küfür dünyasının kalıntılarıdır.

 

1  — Paçavra bağlama hurafesinin menşei :

Bu adet Orta ve Kuzey Asya kavimlerinin eski dinleri olan Şamanizm'in önemli unsurlarından biri dir. Altaylı şamanist Türkler'in inançlarına göre her dağın, pınar, gök ve ırmakların, Tanrı için dikilen ağaçların «izi»leri vardır. Eski Türkçe'de «izi» (issi) «salıip», «seyyid», «mevla»anlamlarına geliyordu1.

 

Çağdaş Altay'lı şamanistlerin inandıkları «izi»1er Göktürk yazıtlarında toptan «yer-su» ile ifade edil mektedir. Göktürkler bu «yer-su» ruhları Türk va tanının koruyucu ruhları sayarlardı. Altaylıların inançlarına göre bu «izi»1er kişi oğlundan kurban isterler, kurban vermeyenlere zararları dokunur. Fa kat bu ruhlar kanaatkar ruhlardır. Bir paçavra par çası, bir tutam at kılı, hatta kurban niyetiyle atılan bir taş bile onları tatmin eder. Bunlardan en çok hoş landıkları şey paçavra parçalarıdır. Altaylılar bu paçavralara «yalama» derler2.

 

Türkler Müslüman olduktan sonra bu eski müşriklik devrindeki inançlarını ve adetlerini büsbütün bırakamamışlar ve bunu evliya saydıkları adamların türbelerine ve orada biten ağaçlara paçavra bağla mak suretiyle Müslümanlaştırmak istemişlerdir. Fa kat bu adetle gerçek Müslüman alimleri asırlar bo yunca mücadele etmişler ve bir çok yerlerde kaldır mağa muvaffak olmuşlardır. Bazı yerlerde ise bu ade te hala rastlanmaktadır.

 

2  — Türbelere mum yakma adeti :

Bu adet de çok eski müşrik kabilelerin adetlerindendir. Eski çağlarda yalnız azizlerin türbelerine de ğil, her ölüye mum (çerağ) yakılırdı. 19’uncu yüzyılın ilk yarısında Kırgızlar arasında ölüler için de çerağ (mum) yakma çok yaygındı. Bu hurafe ile ciddi mü cadele eden Molla Gazi isimli bir hoca, manzum risa lesinde Kırgız - Kazaklar'ın ölülerinin ruhu için mum yakma (çerağ) adetini Kur'an hatmetmekten sevaplı saydıklarını sert bir dille tenkid ederek diyor ki: «Ölü için kırk çerağ hazırlarlar. Buna ihlasları o ka dar kuvvetlidir ki, Kıır'an'an hatim indirmekten de sevablı sayarlar ve böylece her gün bu çerağlardan(mumlardan) birini yakarlar»

1920-1922 yıllarında Kırgız-Kazak ülkesinin bir çok vilayetlerinde dolaştığımızda bu adetin çoktan beri ortadan kalkmış olduğunu öğrendik. Kırgız mollalarının bu müşrik adetiyle başarılı mücadele yap mış oldukları anlaşılmaktadır.

 

Bu adetin eski müşrik dinlerin kalıntısı olduğu malum ise de menşei karanlıktır. Arkeologların ço ğu bu adetin en iptidai ateş kültü ile ilgili olduğuna kani'dirler. Hıristiyanlıktan önce Helenler ve Roma lılar mezarlarda ve mezar taşları üzerinde meş'ale yakarlardı2. Hıristiyanların İsa ve azizlerin suretleri (ikonları) önünde mum ve kandil yakmaları, işte bu eski Roma ve Helen paganizminden geçmiş bir hura fe idi. Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’nda yayıl dığı ilk asırlarda köylü halk (Paganı) eski dini adet lerini hattâ ayinlerini muhafaza etmekte ısrar ediyor lardı. Hıristiyan din adamları müşrik devrin kalıntısı olan bu hurafeyi söküp atmanın güç olduğunu anla yarak bu adeti Hıristiyanlaştırmağa mecbur kalmış lar ve ilk Hıristiyanların katakomplarda ve karanlık mağaralarda gizli ayinler yaptıkları çağlarda kandil ve meş'alelerin hatırası diye kitaba uydurmuşlardır.

 

Müslüman Türklere bu eski müşriklerin adeti muhakkak ki Hıristiyanlar vasıtasiyle geçmiş ola caktır. Anadolu Türklerinin daha Orta Asya'da bulun dukları tarihte oradaki Hıristiyan cemaatlerden al mış olmaları mümkündür. Hele İstanbul'un fethinden sonra Bizans Hıristiyanlarının pek çok adet ve inanç ları cahil Müslüman tabakasının akidelerine bulaş mıştır.

 

Eski Türk Şamanlığında çok önemli kült olan ateş kültü hatıraları bu adetin Türkler arasında ya yılmasına vardım etmiştir.

 

Özet olarak diyebiliriz ki, bu iki hurafe, menşe leri bakımından, her ikisi de, Tanrı’ya ortak katan (müşrik) dinlerden gelmiş adetlerdir. Din adamları nın bu hurafelerle ciddi bir surette mücadele etme leri önemli dinî ödevlerindendir.

 

 


Pict0383

 

 

Türk Kültüründe Gelinler ve Ocak

 

İnsanlık tarihinde, ateşin beş yüz bin yıldan beri yakıldığı bilinmektedir. Bu sürenin başlangıcından itibaren ateşin insan hayatındaki yararları ve gösterdiği gelişme bir yana, onunla ilgili birçok inanma ve tören de ortaya çıkmıştır. Hatta dünya üzerinde, bazı ilkel kavimler arasında ateş bir tapınma unsuru olagelmiştir. Nitekim burada, İran ve Hindistan gibi bazı kültürlerde ateş Tanrılarının olduğunu hatırlamalıyız. Bunun yanında, Yunan mitolojisinde Prometheus ve onun etrafında anlatılan mitlerde de ateşle ilgili uygulamalar bulunmaktadır.

 

Ayrıca bazı Asya, Avrupa ve Afrika milletlerinin, ateş ve onun kullanımı ile ilgili birtakım inanmalarını da bu arada sayabiliriz. Dünya üzerindeki belli başlı kültürlerin ateşle ilgili düşünüş ve inanış unsurlarına kısaca göz attıktan sonra burada, ateşin Türk düşünce sisteminde yerini almasını sağlayan, onun etrafında gelişen birtakım inanma ve âdetler üzerinde duracağız. Bu sırada, insan psikolojisi ve onun tabiat karşısında davranışının ortaklıkları sebebiyle ateşle ilgili farklı kültürlerde, farklı ırklarda benzer noktaları belirleyebileceğimizi de göstermeye çalışacağız.

 

Konu

Türklerde ocakla ilgili inanma ve gelenekler; birlik, bütünlük, sağlık, ebedîlik ve ilgilidir. Düşünce sistemimizde Türk hayatının sürekliliği de ancak Tanrı kut'u ile sağlanmaktadır. İşte bu kutun üzerimizde kalması için her aile ocağının daima yanması gerekiyor. Buna bağlı olarak ocağın sönmesi, ocağın dağılması ve ocağın batması da Tanrı’nın gazabına uğrayıp Tanrı kutu’nun o aileden uzaklaşması ile ilgilidir. İşte aile ocağının, Tanrı ocağı olarak görülmesi sebebiyle de, onun söndürülmesi veya dağıtılması yapılabilecek en kötü fiildir. Ocağın sönmesi, ailenin soyunun tükenmesi anlamına gelmektedir. Aynı zamanda, "Ocak; yuva, ata ve baba ocaklarına dayanmakla değerleniyordu." (1) Yani ocağın sahibi, ailede Tanrıyı sembolize eden babada aranıyordu. Çünkü Türk’ü koruyan Tanrı, Türk ülkesini yöneten hakan, ailenin reisi de babadır. Bu yüzden ailede Tanrıyı baba sembolize eder ve ocağın sahibi de odur. Bu sebepten dolayı onun korunması ve ona saygı duyulması gerekir.

 

Kısaca Türklerde ateş kültünün, aile ocağı kültü ile yakından ilgili olduğu görülüyor. Aile ocağı inanışının Türk kültüründe yerini bulduğu bir uygulama da düğünlerde gerçekleştirilen âdetlerdir. Türk boyları düğün törenlerinde sıkça rastladığımız ateş, ocak ve bunlarla ilgili olarak uygulanan törenler, bize Türk din ve kültür tarihi içerisinde ateş ve ocak köklülüğünü göstermektedir. Şimdi, konuyu aşağıdaki başlıklar altında değerlendirmeye çalışacağız.

 

a. Türk Destan Geleneğinde Kadınlar ve Ocak

Dünya üzerinde, İran ve Hindistan'da olduğu gibi Türklerde bir ateş kültü yoktur. Buralarda sönmeyen kutsal ateş, evin dışında ve tapınılacak yerlerde yakılır. Türklerde ise kutsal olan, evin içinde bulunan aile ocağıdır. (2) Ailenin sembolü, evin merkezinde bulunan ocaktır. Nitekim, evlilik törenlerimizdeki ocak ve ateşle ilgili inanma ve âdetler de evin merkezinde bulunan bu ocak etrafında gerçekleştirilirdi.

 

Kuzeydeki Türk gruplarından Yakutlarda evlilik, sönmeyen bir ateş yakma şeklinde ifade edilmektedir. (3) Çünkü evlilik sırasında yeni bir ocak kurulmuş oluyordu. Bu ocağın daima yanması gerekmektedir. Bunun sebepleriyle ilgili bazı bilgileri yukarıda vermiştik. Altay Türklerinin kahramanlık destanlarında Alıp Manaş bu düşünceyi şöyle dile getirir:

 

"Ak Kağan vardır

Onun erkek yüzü görmeyen

Erkek eli değmeyen

Erke-Karakçı diye kızı vardır.

Ateşim onunla birlikte yanmış." (4)

 

Alıp Manaş'ın, Erke-Karakçı ile kaderlerinin birleşeceğini, ateşlerinin birlikte yanmasıyla ifade etmesi oldukça dikkat çekicidir. Her hâlde bu, sönmeyen bir ateş yakma fikri ile ilgilidir.

 

Türklerde ocağın közü, sahibi erkektir. Fakat ocağa bakan, onu bekleyen, besleyen ise kadındır. Nitekim, Türk kültür tarihinin şaheseri Dede Korkut Kitabı’nda "Oğul atanuñ yetiridür iki gözinüñ biridür. Devletlü oğul kopsa ocağınuñ közidür." deniyor. (5) Ateşin kolay elde edilemediği zamanlarda, ateş yakmak için köz ocakta saklanırdı. Dolayısıyla evin ocağı hep yanık kalmak durumundaydı. Böylece ateş, istenildiği zaman kolayca kullanılıyordu. Baba ocağının közü de ancak "devletlü oğul" olabilirdi. Yani aile ocağını da gerektiğinde oğul yanık tutacaktı. Kadın ise bu közün alev almasını sağlayan bir kıvılcım olmalıydı. Türkiye'de Türkmenlerin söylediği "Er obanın alafı, kız evin közüdür." sözünü de burada hatırlatmalıyız.

 

Biz bu sözün erkek ve kızların sosyal durumları ile ilgili olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu, gelinler için değil kızlar için söylenmişti. Buna göre kızlar evin közü iken ve evde saklanırken erkekler, obanın ateşidirler. Yani tüm obadan sorumlu olabilirler.

 

Dede Korkut Kitabı'na dönersek burada, kadınlardan bahsederken iyi huylu ve evine sadık olanlar için "Ocağuña bunçılayın 'avrat gelsüñ." denir. Kötü huylu ve yuvasına sadık olmayan kadınlara ise "Ocağuña bunçılayın 'avrat gelmesün." denir. (6) Oğuz Türklerinin kutsal atası Dede Korkut’un, kadınları değerlendiren bu deyişlerinde büyük anlamlar yatmaktadır. Yani yeni kurulacak ocak için seçilen kadın, aynı zamanda kutsal ocağın da bakıcısı olarak erkek evine gelmekteydi. Bu sebeple de Dede Korkut Kitabı'nda böyle uyarılarda bulunuluyor.

 

Ocağın ev içerisindeki yerinin ayrıntılı olarak anlatıldığı Er-Sogotoh destanında ise kadınlar ve ocak arasındaki ilişkiyi sembolize eden dikkat çekici bölüm şöyledir: "... Evi, onun yurdunun üstünde tıpkı mavi bir duman gibi görünüyormuş. Kırk pencereli, kırk köşeli bir evmiş. Her köşesi gümüşten yapılmış imiş. Evin ortasında büyük bir salon varmış. Bu salonda da üç ocak bulunur ve her ocağın üstünde de baca tütermiş. Her ocağın başında da birer kadın otururmuş (7)

 

Destanın bizim elimize geçen şeklinde ise ocak, bunların bacaları ve başlarında duran kadınlar ile ilgili herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Ancak salona girer girmez, bütün eşyaların içerisinde ocağın yerinin ve başlarında duran kadınların özellikle belirtilmiş olması önemlidir. Kadınlara gelince onlar da her hâlde ocağın yanmasını, tütmesini sağlayan, ona bakan, onu besleyen birer muhafız olmalıdırlar. (8) Destanda görülen bu motif, ocak ve kadın ile ilgili Türk düşünce sistemini özetler niteliktedir. Er-Sogotoh gibi Tanrı tarafından özel olarak yaratılmış ilk insanın evi ve ocağının da bu özellikleriyle belirtilmesi önemlidir.

 

Ocağa karşı gösterilen saygının, selâmın yanında, onun kutsallığı, korunması ve bakımı ile ilgili geleneklerin de aile ocağı anlayışıyla ilgili olduğunu düşünüyoruz. Yukarıda sunduğumuz Er-Sogotoh destanında karşılaştığımız üç ocağın başındaki üç kadın da bu anlayış gereği ocak bakıcısı olarak onun başında bekliyordu.

 

Altay Türklerinin mitolojik unsurlarla dolu olan aşağıdaki dualarında da ocağı anne koruyordu. 

 

"Atamızın (çakmak taşıyla) yaktığı alevli ateş!

Anamızın gömdüğü, taş ocak!

Parlak göklere yükselen boz duman! (9)

 

Bu konular üzerinde etraflıca çalışan Bahaeddin Ögel'in dediği gibi, bu duaları tam olarak anlayabilmek çok zordur. Duadan anlayabildiğimiz kadarıyla ocağı anne kuruyor, ateşi ise baba yakıyor. Bu yorum yine Ögel'e aittir. Ancak bugün çoklukla ocağı anne yakar. Bu, eve yeni gelen geline verilen bir görevdir. Hatta bununla ilgili olarak bazı yerlerde gelin adayı olacak kızın ateş yakışına da bakılır. Kırgız Türkleri’ne ait bir geleneğe göre ise Isık Göl civarındaki köylerde, "Yanan ateşi korumak, yani sönmesine mani olmak gelinin görevidir. (10) Nitekim ateşin yalnızca çakmak taşıyla elde edildiği zamanlarda bu zor işi ancak bir erkek yapabilirdi. Bu, ancak ilkel topluluklarda böyledir. Sonradan bir görev değişimi olsa gerektir. Günümüzde bile böyle durumlarda "Ateşi baba bulup yakar; ocağın başında ocak işleri için ana oturur.” (11)

 

Bizim düşüncemize göre Er-Sogotoh destanında karşılaştığımız üç ocağın başındaki üç kadın da her hâlde yukarıdaki duada işaret edilen analarla aynı işi görüyordu. Bu, Türk düşünce sistemine uygun bir yorumdur. Altay şamanlarının "ene kömgen tas ocak" yani ananın gömdüğü taş ocak sözü de bu açıdan destandaki motifle ilgili görünüyor. (12)

 

Bugün, Anadolu ve diğer bütün Türk bölgelerinde, kurulan ocağın bakıcısı, koruyucusu olan kadınla, yani gelinle ocak arasında gerçekleşen çeşitli gelenekler mevcuttur. Bunları, gelinin yeni geldiği ocağa selâmı şeklinde özetleyebiliriz. Bu konunun en güzel örneklerinden birini, içerisinde Türk mitolojisinin birçok unsurunu da bulabildiğimiz Manas destanında görüyoruz. Ak-Saykal Hatun, nikâhı kıyıldıktan sonra aile ateşine (ocak) selâm verir. Yine Bahaeddin Ögel'in cümleleriyle ifade edersek "Manas destanı kahramanlarının yaptıkları dinî törenler, bir parça İslâm tesiriyle karışık Şamanlık törenleridir." (13) Bu sebeple destan, pek çok mitoloji unsurunu düşünce sistemimize en uygun şekliyle içerisinde barındırmaktadır. Gelinlerin ocağa selâmı da destanda yer alan bu çeşit motiflerden biridir. Buna göre Alp Semetey'in annesi, oğluna "Akşam namazını kıl da Akboz kısrak kurban kes. Babanın ruhunu çağır." diyordu. Gelin de, nikâhtan sonra aile ateşine selâm veriyordu.

 

"Töböldön baytal soydurdu

Tögörök curtun cıydırdı.

Saykalga nike kıydırdı

Üykö kirdi Ak Saykal

Enkesi selâm kıldı deyt

Otka kelip Ak Saykal

Otka selâm kıldı deyt..."

 

[Alnında beyazı bulunan genç kısrağı kurban kestirdi, çevredeki halkını yığdırdı. Saykal'ın nikâhını kıydırdı... Ak Saykal eve girdi, eğilip selâm verdi ve ateşe gelip selâm verdi] (14)

 

Görüldüğü üzere, nikâhtan sonra eve gelen gelinin yaptığı ilk iş ocağa saygısını göstermektir. Buradaki ve diğer örneklerdeki uygulamaların ateşe değil, ailenin sembolü olan ocağa yapıldığı açıktır. Nitekim ocak, ailenin ve hayatın sürdüğünü gösteren bir delil niteliği Türk düşünce sisteminin en orijinal şeklini yansıtan destanlar, kültür tarihimiz açısından çok önemlidir. Aile ocağına kadının saygısını gösteren bu destan parçasını da iyi yorumlamak ve değerlendirmek gerekmektedir. Bu sayede bugün bütün Türk dünyasında gerçekleştirilen bu türden âdetleri en güzel şekilde yorumlayabiliriz.

 

Abdülkadir İnan, kadınların aile ocağına saygılarıyla ilgili olarak şunları söyler: "Yeni gelen gelinlerin ata çadırının ocağındaki ateşe selâm verdiklerini ben çok gördüm. Buna Kazaklar "tecim" derler ki, galiba, Arapça "tâzim" kelimesinin bozuntusu olsa gerek. Hocaları çok olan bölgelerde bu âdet yasak edilmiştir." (15) Bu geleneği, İslâmiyete aykırı bulunduğu için Anadolu'da bulmak çok zordur. Fakat bazı yollarla koca ocağına saygı mutlaka gösteriliyordu. Biz de bunun örneklerini aşağıda sıralamaya devam edeceğiz.

 

b. Âdet ve İnanmalarda Gelinler ve Ocak

Yukarıda sunduğumuz destan parçaları, bize daha eski Türk yaşayış ve düşünüşünün örneklerini göstermektedir. Millet hafızası, elbette bunları bir şekilde saklayıp bazılarını günümüze kadar sürdüregelmiştir. İşte, biz de bu başlık altında bunların günümüze kadar gelebilen uygulamaları üzerinde duracağız. Konumuzla ilgili bilinen en dikkat çekici örneklerden birine göre, Altay Türkleri arasında nişanlı kızlar dahi "Zaman zaman nişanlılarının evlerine geldikçe, yere kadar eğilir, ocağa saygı gösterirlerdi. Buna karşılık da "Ocağın asla sönmesin." diye duada bulunurlardı..." (16) Anlaşılan o ki, gelinler daha o ocağa gelmeden, ona karşı olan saygılarını ispatlamak durumundaydılar.

 

Kazak-Kırgızlar arasında tespit edilen, gelinin ocağın etrafında üç defa dolaşması, başını ocağa değdirmesi geleneği vardır. (17) Bu uygulama bugün Anadolu'nun bazı bölgelerinde de gerçekleştirilmektedir. Aksaray'ın Ortaköy ilçesinde yapılan düğün törenlerinde gelenek, sembolik olarak yaşatılır. Buna göre, gelin, koca ocağına geldiği zaman, ocağın sembolü olan saç etrafında üç defa dolaştırılır. (18) Aynı uygulama Adana'nın Kozan ilçesinin bazı köylerinde isli kazan etrafında yapılarak sürdürülmektedir. (19) Yine aynı gelenekle Makedonya'da, Jitinonik-Debre Türkleri’nde de karşılaşıyoruz. Gelin, gerdeğe girmeden önce, kayın validesi onu ocağa götürür ve kafasını ocağa üç defa vurur gibi yapar. "Böylece bu ocağın kutsiyetini ve bereketini unutma, yeni mesul sensin, demiş olur." (20)

 

Burada sıraladığımız örneklerden de anlaşılan şudur ki, gelinler ve ocak arasındaki Türk dünyasında çeşitli ve benzer şekillerde yorumlanarak gerçekleştirilmektedir.

 

Türk kültüründe ocağın kendisi yanında; duman, alev, is ve ışık gibi unsurlarında da bazı hikmetler aranmıştır. Kastamonu'da Daday çevresinde, gelin evinden çıkarken maya, kaşık, mıh ve kül alınır. Alınan kül, damadın evine gelindiğinde, ocağın sembolü olan ekmek sacının ortasına dökülür. Buradaki inanç, "Gelin, nasibi ile gelir." niyetidir. (21) Yani yapılan iş, ocağın bereketini sağlamak ve derinde bunun için verilen garantiyi göstermek içindir.

 

Yine, eski geleneklerini en canlı şekliyle yaşatan Altay Türklerinde gerçekleştirilen başka bir uygulamada komşular yeni gelinin evine odun getiriyorlar ve ocağa yerleştirerek, "Ocağın hiçbir zaman sönmesin!" diye dua ediyorlar. (22) Bu gelenekte de kadınlar ve ocak arasında kutsallaştırılan bağı gösteren unsurlar vardır. Bizim bu konuyla ilgili olarak söyleyebileceğimiz şudur ki, Altay Türklerinde ocak yakmakla görevli olan kadına, başka kadınlar da yardım ediyorlardı. Bu, ancak yeni kurulan yuva ocağının yanması için bir destek olabilir. Gelin ise ocağa bakan, onu besleyen sorumluluk sahibi bir kişidir.

 

c. Gelinlerin Ocağa Selâmı ve Saçı

Türklerde, evliliğin sönmez bir ocak kurmak ya da ateş yakmak şeklinde ifade edildiğini biliyoruz. Bu durumda, ocağın ateşinin de çeşitli törenlerle selâmlanması, beslenmesi gerektiği düşünülüyor. İşte bunun için, kaynağı çok eskilere dayanan ve Türk boylarının hemen hepsinde görülen çeşitli gelenekler meydana gelmiştir. Bu anlamda verdiğimiz örneklere devam edersek, Yakutlarda kız kaçırma usûlüyle yapılan düğünlerde, delikanlının arkadaşları, kız kaçırıldıktan sonra çalı çırpıdan bir otağ (odag) yaparlar. Bu otağın kapısı yoktur. Güvey ile gelin burada üç gün kalırlar. Bunlar ateşlerini çakmak taşıyla kendileri yakmak zorundadırlar. Dışarıdan ateş ve kibrit verilmez. (23) Çünkü kibritle yakılan ateş Rus ateşi olarak değerlendirilmektedir. Bu gelenekte de ilk defa yakılan aile ateşine verilen önemi görmekteyiz. Buradan çıkarılabilecek tek yorum ise bu insanların, bir kadın ve bir erkekten meydana gelen aileyi ve temelde bir ocak kurabildiklerini ispatlıyor olmalarıdır. Yani ocak, yalnızca kurucu ailenin kendi çabasıyla yakılarak değer kazanmaktadır.

 

Bizim de konuyla ilgili olarak belirlediğimiz bir âdet, Mersin'in Gülnar ilçesinin Topraklık köyünde gerçekleştirilmektedir: Düğün günü damat, dağda katırlara "çıra" yükler ve bunları gelinin evine getirir. Sabah saatlerinde, orada ocak taşı kurulur ve düğün günü kız evinde yenilecek ekmek bu çıralarla yapılır. Gelin alma zamanı gelince de meydanda yakılan aynı ateşten gelin atlatılır. (24)

 

Ayşe Çınar'dan derlediğimiz bu âdete göre, eğer gelin ateşten atlarken ayakkabısını ateşin içine düşürür, gelinliğinin bir ucunu tutuşturursa evliliği yarım kalır. Kısacası bu, iyiye işaret değildir. Eğer böyle olursa bir süre sonra gelinin ya kendisi, ya eşi, ya da aile fertlerinden biri ölecek yahut da başka bir felâkete uğrayacaktır. Kaynak şahsımız Ayşe Çınar, köyde bunun örneklerinin çok yaşandığını da belirtmektedir. Eğer gelinin atlaması başarılı olur ve elbisesini ateşe iliştirmez, ayakkabısını ateşin içine düşürmezse o gelin atiktir ve iyi bir ömür sürecek, geldiği ocağa hayır getirecektir. Aynı zamanda bunun bir arınma hareketi olduğunu da kaynak şahsımız ayrıca belirtmiştir.

 

Kendisinden bu bilgileri aldığımız kişi, uyguladıkları bu hareketin ateşe bir saygı anlamı taşıdığını söylemektedir. Ayrıca yeni bir ocak kuracak olan kadının, yine ateşle denenmiş olduğunu düşünüyoruz. Temizlenme törenleriyle ilgili olarak Plano Carpini'den nakledilen bilgiye göre, Göktürk Devleti'ne elçi olarak gönderilen Bizanslılar iki ateş arasından geçirilmişlerdi. Ateşle temizlenme törenlerinin en eskisi budur. Aynı geleneğin ya da benzerlerinin birçok yerde tören hâlinde yaşandığını da bilmekteyiz.

 

Yine günümüze dönersek Uygurlarda gelin kızın geçeceği yola belli aralıklarla ateş yakılır. Erkeğin evinin önüne gelindiğinde gelin, kilime sarılıp ateş üzerinden geçirildikten sonra içeriye alınır. (25) Ya da Mersin'de uygulandığını belirlediğimiz şekilde olduğu gibi, gelin götürülürken ateş yakılıp üzerinden atlatılır. (26) Sivas'ın Karaözü kasabasında uygulanan bir başka gelin indirme âdetine göre ise gelin, attan indirilir indirilmez hemen orada hazırlanmış kül üzerine konulmuş köze bastırılır. İnanışa göre, bu işlem gelinin geldiği eve köz gibi yapışması için uygulanır. Yani âdet, gelinin evine sahip çıkması içindir. (27)

 

Gelinlerin geldikleri evin ocağına bağlılıklarını ve saygılarını gösteren âdetler bütün dünya Türklüğünde görülür. Bunun en dikkat çekici örneklerinden birini yine Altay Türklerinde buluyoruz. Türk düşünce sistemini yabancı etkisinden en uzak ve özgün şekilde yaşatan bu Türk bölgesinde gelin, kayın pederinin "yurt"una girdikten sonra ocağın önünde yere kadar eğilir. Bunun üzerine kayın peder veya akrabalardan biri gelini "takdis" ederek şunları söyler:

 

"Allah'ın gözleri sana baksın,

Yaşlıların takdisi sana konsun,

Yüksek Tanrının gözleri sendedir!

Yüksek adamların takdisi sendedir!

Oturduğun yerin külü bol olsun!

Koyun ve kuzu sürülerinden

Daha çok neslin olsun!

Yabanî horozun yavrularından

Daha çok çocuğun olsun!

Otlaktaki çalılardan daha sık

Tarladaki ekinden daha sık olsun!

Önünde her zaman ay ışıldasın

Arkanda her zaman güneş parlasın!

Önünde, mantonun eteğinde çocuklar,

Arkanda, hayvanlardan sürüler bulunsun!

Üç yaşılı atlar kulun doğursun!

Dört yaşılı atların tohumlar bulsun!

Elbisen her zaman temiz kalsın!

At sürülerin artık zayıflamasın!

Arkan tembelleşmesin!

Hayatın uzun olsun!

Günlerin ebedî olsun!

Alınacak şey kalmadığı zaman da almalısın,

Tutulacak şey kalmadığı zaman da tutmalısın!

Aklın çabuk işlesin,

Ruhun çabuk kavrasın!

Akrabaların seninle çekişmesin,

Omuz bağların seni ezmesin!

Altındaki zemin demir gibi sağlam olsun!

Sana karşı gelenlere demir gibi davranmalısın!

Mangalın taş gibi sağlam olsun!

Külün yığınlar yapsın!

Yaşadığın yer sıcak olsun!

Ateşin her zaman sıcak versin!

Gıdan besleyici olsun!

Aşların bol bol aksın!

Evinde elbisen çok olsun!

İçine girdiğin ev ne güzeldir!

Tanrı iradeni kuvvetlendirsin.

Bir ardıl doğurasın.

Kolundan hasta olmayasın!

Koltuk altların ağırmasın!

Haşmetli bir oğlun olsun!

Birçok ziyafetler hazırlayasın!

Yüz, yüz yıllar yaşayasın

Sürekli bir yarış atına binesin!" (28)

 

Bu duada da daha önce belirttiğimiz ateşin temizleyici gücü ve gelin gelecek kızın her türlü kötülükten sıyrılarak gelmesi fikriyle karşılaşıyoruz. Bu, elbette ateş aracılığıyla yapılıyordu. Yukarıdaki duada eve yeni gelen geline, "Oturduğun yerin külü bol olsun." denmektedir. Söyleyebileceğimiz şudur ki, ancak yanan ve yakacağı bol olan bir ocağın külü bol olabilir. Bu da her hâlde zenginlik ve bereketi sembolize eder. Duanın devamında ocaktan bereketle, zenginlikle, ferahlıkla ilgili pek çok şey istenirken "Mangalın taş gibi sağlam olsun!" deniliyor. Burada, önemli olan şudur ki bu istekler, Tanrıya iletilmesi için ocak başında yapılmaktadır. Ayrıca bu geleneğin, ocağa selâm ve saygıyı sunmak olarak da değerlendirildiğini biliyoruz.

 

Yukarıda sunmaya çalıştığımız bu türden örneklerin sayısını arttırabiliriz. Oysa asıl önemli olan, böyle inanışların kökünde yatan düşüncedir. Biz de gelinlere uygulatılan ocakla ilgili bu çeşit geleneklerin sebebini yine diğer bir gelenekle açıklamayı uygun gördük. Sivas'ta çocuğu olmayan kadınlar tandır bacasından geçiriliyor. Tandırın Türk kültür hayatındaki yerini yaşı ellinin üzerinde olan hemen herkes hatırlayacaktır. İnsanlar için evin merkezi olan ocak, ısınmak için kullanılan tek yer idi. Üstelik yemekler onun üzerinde pişirilmekteydi. Uzun kış gecelerinde, insanlar ayaklarını ona doğru yöneltip uzun ve tatlı sohbetler ediyorlardı. Kısacası daha eski zamanlarda evin en önemli merkezi burasıydı. Dolayısıyla Türk insanı, bu önemli yere kutsallık yükleyip, burayla ilgili çeşitli inanışlar geliştirmiştir. İşte bu düşüncenin, yaşayışın sahipleri, uğursuz sayılan ve çocuğu olmayan gelini de ocağın bacasından geçirmektedirler. (29) Zaten Türk inanış sistemi incelendiğinde, bacaların Tanrıyla haberleşmek için önemli bir vasıta olduğu görülecektir. Soyunun devamı için kadına bu yeteneği vermesi beklenilen unsur da isli tandır bacası oluyor.

 

Buraya kadar verdiğimiz örneklerde bir konuyla karşılaşıyoruz: Gelinlerin ocaktan istedikleri bir şeyler vardır. Kadın, bu istekleri yerine gelmiyorsa yine o kutsal yere gidiyor ve eğer oradan geçebilirse, sahibi olduğu ocağı alevlendirebilme yeteneğine kavuşuyor. Ayrıca, üzerindeki uğursuzluktan kurtulmuş oluyor. Bunlar, sebep sonuç ilişkisi içerisinde değerlendirildiğinde bu düşünce sisteminin daha rahat anlaşılabileceğini düşünüyoruz.

 

ç. Odun Ümmecisi ve “Allah senin oğluna da göstersin.” Duası Üzerine

Yine konumuzla ilgili olarak Anadolu’nun bazı bölgelerinde uygulanan Odun ümmecisi geleneğinden bahsetmek istiyoruz. Âdete göre, "Odun ümmecisi" olarak bilinen bir grup, düğün başlayınca eşeklerle dağa oduna gider. "Dayı Başı" denilen ve bunlara başkanlık eden kişi, yaklaşık yüz eşek yükü gelen bu odunlardan seçtiklerini bir delikanlıyla kız evine gönderir. Ardından köye geldikleri zaman bütün delikanlılar toplanır. Köyün içinde dolaşan delikanlılar evlere bir iki odun atıp, "Allah senin oğluna da göstersin." diye duada bulunur. Evin sahibi de tavuk, yağ, şeker, vb. bir hediye verir. Delikanlılar, sonunda birleşip topladıkları tavukları birkaç gün boyunca yerler. (30)

 

Yukarıda sunduğumuz gelenekte, "Allah, senin oğluna da versin." diyen delikanlıların yaptıkları iş bellidir. Gerçekleştirilecek düğünle yeni bir ocak kurulacaktır ve onlar da bu ocağın tütmesini sağlamak için odun getirmektedirler. Bu gençler, söz konusu duayı edip, ev sahibine ileride oğulları tarafından kurulacak ocak için birkaç odun vermişlerdir bile. Sonuçta bu ocak ancak ona bir bakıcı (gelin) alındığında kurulmuyor muydu? İşte varmak istediğimiz sonuç şudur: Türk kültüründe yeni ocak kurmak, erkeğe verilen çok önemli bir görevdir. Ancak, onu besleyip bakacak olan da, o ocağın kadınıdır. Türk dünyasındaki düğün âdetleri içerisinde yer alan bütün bu türden gelenekler de işte bu düşüncede kendisi yer bulabilecektir. Dikkat edilirse gözden geçirdiğimiz bütün geleneklerde bir ocağa bakıcı olarak seçilen kadın da önce o ocağa saygısını sunup daha sonra ondan istediği faydaları söylemektedir.

 


d. Düğün Türkülerinde Ocak

Konuyla ilgili olarak ele alacağımız son husus da gelinler için söylenen düğün türküleridir. Türkiye'de düğün türkülerini incelendiğimiz zaman gelin ve kurulacak ocak ile ilgili çeşitli motifler olduğunu fark ettik. Hamit Zübeyr Koşay'ın Türkiye Düğünleri Üzerine Mukayeseli Malzeme adlı kitabında naklettiği düğün türküsü bu konu için çok anlamlı bir örnektir.

 

"Odun alır kucağına

Varır elin ocağına

El oğlunun kucağına

Ney ney neyleyeyim aman." (31)

 

Gelin, "elin ocağına", kucağında odunlarla geliyor. Bu fikrin Türkiye'deki Türkmenlerin, "Er obanın alafı, kız evin közüdür." (32) görüşüyle paralellik gösterdiğini düşünüyoruz. Yani erkek alevdir, yanar fakat o obanın ateşidir, evde saklı değildir. Kadın ise evden, evdeki ateşten sorumludur. Bu yüzden kadın, evin közünü söndürmemek için kucağında odunlarla geliyor.

 

Yine aynı düşüncenin bir başka örneğinden bahsedelim: Makedonya'da Vlondova Yörük Türklerinde, evlilik öncesi istetmelerde, "Dünür Gitme" âdetleri vardır. Buna göre oğlan babası, kız evine varınca ocağın etrafında oturur ve ateşi karıştırır. (33) Bizim buradan anladığımıza göre, kız babasının ocağını karıştıran baba, ocağını her zaman bekleyecek bir köz ve bakıcı istiyor.

 

Anadolu'nun pek çok yerinde söylenen türkülerde sahip olduğumuz kültürle ilgili birçok konuyla karşılaşıyoruz. Benim de çocukluğumdan bu yana annemden pek çok defa dinlediğim bir türküde, Türk insanının hayatında ocağın yerini alan Tandır, bir gelin adı olarak karşımıza çıkmaktadır. Hikâyeye göre evlendikten sonra çalışmak için Adana civarına gurbete giden bir adam, tam on sekiz yıl memleketine dönmez ve eşini görmez. Bu arada, yeni gelin olan kadın ise evini, ocağını terk etmemektedir. Aynı zamanda kadının, kendisini bu kadar uzun süre görmeyen kocasından bir de oğlu olmuştur. Nihayet evini ocağını hatırlayıp memleketine dönen koca, eşini on sekiz yaşında bir delikanlı ile görünce, onun hakkında yanılır ve bu sırada şu türküyü söyler:

 

Akşamınan Tandır Gelin

Kandilini yandır gelin

Yanındaki şu yiğidi

N'olur bana bildir gelin.

 

Tandır Gelin de şu cevabı verir:

 

Akşamınan tandırmışım

Kandilimi yandırmışım

Yanımdaki bu yiğidi

Gül memeden emzirmişim. (34)

 

Biz bu türküyü konumuz açısından çok anlamlı bulmaktayız. Nitekim kocası evini, ocağını bırakıp gittiği, kendisini yıllarca arayıp sormadığı hâlde o, evine ve ocağına bakmaya devam eden kadının adı, Tandır Gelin'dir. Şimdi burada Türkmenler'in "Er obanın alafı, kız evin közü." anlayışı ispatlanmış oluyor. Konuyu bu şekilde ortaya koyunca, durumun sıradan bir tesadüf olmadığı açıkça hissedilmektedir. Görüldüğü gibi Türk kültüründe aile ocağı ile gelin arasında bir şekilde bir ilişki mutlaka kurulmaktadır.

 

Yine başka bir türküde:

 

Ocak başında beşiği

Sofrada kaldı kaşığı

Kız (gelin) evlerin yakışığı

Gelin hoş geldin

Ağama eş geldin. (35)

 

Bir başka düğün türküsünde de şöyle sesleniliyor:

 

Çaktılar ocak taşını,

Gurdular düğün aşını,

Gız sabahtan gideceksin

Çok ağlatman gardaşını (36)

 

Elbette biz bunları söylerken ocak kuranın erkek olduğunu unutmuyoruz. Geleneğe göre ocağı erkek kurar, kadın ise onun bakıcısıdır. Bunu dile getiren bir türkümüz ise şöyledir:

 

Sandığım dolu bezinen

Yüreğim yandı közünen

Komşular bir oğlan verin

Ocak mı yanar kızınan (37)

 

Yalnız bu konuyu karıştırmamalıyız. Mesele şudur ki erkek, ocağın kurucusu ve sahibidir. Onu yaşatıp yakmak ise kadına aittir. Bu da zaten şu anda konumuzu yakından ilgilendiren asıl husustur.

 

Sonuç

Bu incelememizde ortaya koyduğumuz belgelerde görüldüğü gibi bütün Türk dünyasında ocak ve gelinler arasında bir bağ kurulduğunu ortaya koymaya çalıştık. Aynı zamanda, kurulan bu bağda yine bütün Türk dünyasında bir benzerlik ve yakınlık içerisinde olduğunu da göstermeye çalıştık. Bu benzerlik ve yakınlık, sunduğumuz destan parçalarına ve geleneklerin eskiliğine bağlı olarak kaynakları çok eskilerde yatan Türk inanç sistemine dayanmaktadır. Önemli olan ise bizlerin bir şekilde bu bağı bulup gün yüzüne çıkarmamız ve Türk kültür birliğine hizmet edecek böyle küçük taşları yerlerine yerleştirmemizdir. Konuyu destekleyecek pek çok örneğin gerek Türkiye Türklüğünde ve gerekse Türkiye dışındaki Türklerde çoğaltılabileceğini belirtmek istiyoruz. Ancak bizim burada yaptığımız yalnızca konuyu anlatabilecek örnekleri seçmektir. Önemli olan da zaten şimdilik bunları ortaya çıkarabilmektir.

 

*SÜ. Sosyal Bil. Ens. Türk Dili ve Edeb. Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi / KONYA.

 

NOTLAR:

1. Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, C. II, Ankara 1995, 502.

4. Metin Ergun, Alıp Manaş, Ankara 1998, 102.

5. Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, C. I, Ankara 1994, 74.

7. Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, C. I, Ankara 1993, 105.

8. Sevilay Tekfidan, Türk Kültüründe Ateş Kültü, Konya 1999, 41, bitirme tezi.

9. Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara 1995, 131.

10. Zekeriya Karadavut - Mustafa Aksoy, "Kırgız Gelenekleri ve Abramzon", Türk

Yurdu, 21 (171), Kasım 2001, 58-61.

11. Ögel II, 503.

14. Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, C. I, Ankara 1987, 140-141.

16. Ögel II, 512.

17. Hikmet Tanyu, "Ateşle İlgili İnançlar", Birinci Uluslar Arası Türk Folklor Kongresi

Bildirileri, C. IV, Ankara 1976, 292.

18. Sevim Tekfidan, Ortaköy (Aksaray) 1952, ilkokul mezunu, ev hanımı.

19. Mustafa Türkeli, Kozan 1975, üniversite mezunu, öğretmen.

20. Yaşar Kalafat, Makedonya Türkleri Arasında Yaşayan Halk İnançları, İstanbul 1994,

21. Ata Erdoğdu, Kastamonu Folkloru 2, Kastamonu 1993, 146.

22. Ögel II, 505.

23. Tarihte ve Bugün Şamanizm, 166.

24. Ayşe Çınar, Mersin 1985, ilköğretim, annesinden duymuş.

25. Abdülkerim Rahman, Uygur Folkloru, (çev: Soner Yalçın - Erkin Emet), Ankara

26. Rahman, 138.

27. Ahmet Özerdem, Tarihi Kültürü ve Folkloruyla Karaözü, Ankara 1994, 109-110.

28. Willhelm Radloff, Sibiryadan Seçmeler, (çev. Ahmet Temir), İstanbul 1976, 177-

29. Yavuz Bülent Bakiler, "Sivas'ta Batıl İtikatlar", Sivas Folkloru, 2 (14), Mart 1974, 8.

30. Selçuk Üniversitesi Türk Halk Kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezi Arşivi.

Derleyen: Ümit Türk, kaynak kişi: Tahsin Tüfekçioğlu.

31. Hamit Zübeyr Koşay, Türkiye Türk Düğünleri Üzerine Mukayeseli Malzeme, Ankara

32. Ali Rıza Yalman [Yalgın], Cenupta Türkmen Oymakları, C. II, Ankara 1933, 66.

34. Hayrettin İvgin, "Tandır Gelin", Sivas Folkloru, 7 (76-77), Mayıs-Haziran 1979, 20.

35. Mehmet Ali Tipi, "Konya'nın Bozkır İlçesinde Kız İsteme, Nişan ve Düğün", Türk

Folklor Araştırmaları, 6 (127), Şubat 1960, 2091.

36. Selçuk Üniversitesi Türk Halk Kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezi Arşivi.

Derleyen: F. Demet Eker, kaynak kişi: Fazilet Loğoğlu.

37. Özerdem, 109.

 

http://www.turkoloji.cukurova.edu.tr/

 

 

ESKİ TÜRKLERDE ÖLÜ GÖMME ATEŞ İLİŞKİSİ

Eski Türklerde Ölü Gömme

Şamanist Türkler ölümün kötü ruhlardan kaynaklandığına inanırlar. Altay Türklerine göre, yeraltı dünyasının Tanrısı Erlik yeryüzüne gönderdiği görevlileri aracılığıyla insanların ruhlarını alarak hayatlarına son verirdi. Yakutlara göre ise ölüm, ruhun kötü ruhlar tarafından kapılıp yenmesidir. Bu ruhlar ise daha önce ölen atalarının serserice yeryüzünde dolaşan ruhlarıdır. Altaylılar üzüt, Yakutlar ise iör derler. Kazan Müslümanları ise buna ürek derler."

"Eski Türkler can ve ruh mefhumunu genel olarak tın (yani nefes) kelimesiyle ifade etmişlerdir." Ancak genel olarak "insanın ölürken canının bir kuş gibi uçup gittiği varsayılır: Orhun Kitabeleri'nde ölmek; uçmak, uçup gitmek olarak anlatılmıştır. Herhangi birinin ölümünden söz ederken ölmek kelimesi yerine kuşu uçtu ifadesi kullanılırmış."

Eski Türkler, ölen kişinin ruhunun, şaman tarafından özel bir merasimle yeraltı dünyasına götürülünceye kadar evde dolaştığına inanırlar; çünkü onlara göre ölü çevresinde olup bitenden haberdardır. Bu yüzden akrabalarına zarar verebileceği düşünülen ölü, merasimlerde etkisiz hale getirilmelidir.

Türklerin ölülerini nasıl gömdüklerine gelince en sağlıklı ve eski bilgileri Çin kaynaklarından edinebilmekteyiz: "Çin kaynaklarına göre, Türk uluslarında aşağı yukarı aynı devirlerde çeşitli gömme adetleri görüyoruz: yakma, ağaca asma, toprağa gömme."

Gök Türkler "ölüyü çadıra korlar. Oğulları, torunları, erkek-kadın başka akrabası, atlar ve koyunlar keserler ve çadırın önüne sererler. Ölü bulunan çadırın etrafında at üzerinde yedi defa dolaşırlar. Kapının önünde bıçakla yüzlerini kesip""kanlı gözyaşı dökerler" "Bu töreni yedi defa tekrar ederler."Sonra belli bir günde ölünün bindiği atı, kullandığı bütün eşyasını kendisiyle beraber ateşte yakarlar; külünü belli bir günde mezara gömerler. "İlkbaharda ölenleri sonbaharda, otların ve yaprakların sarardığı zaman gömerler. Kışın veya güzün ölenleri çiçeklerin açıldığı zaman (ilkbaharda) gömerler. Defin gününde ölünün akrabası, tıpkı öldüğü günde yaptıkları gibi, at üzerinde gezer ve yüzlerini keser, ağlarlar."

Mezar üzerinde kurulan yapının duvarlarına ölünün resmini, hayatında yaptığı savaşların tasvirini yaparlar. Türklerde bulunan bu balbal geleneğine uygun olarak "ölü" ömründe bir adam öldürmüş ise mezar üzerine bir taş korlar" "İnanışa göre, bir adamın öldürdüğü kimse veya kimseler, cennette öldürenin hizmetçileri olacaklardır""Gömülme işi bittikten sonra, ölünün atları kesilerek yenirdi ki, bu da Türk kavimlerinde görülen yuğu aşı veya ölü aşı geleneği idi" Bu atların ve kurban edilen koyunların kafaları ise kazıklara asılırdı.

 

  

 

 

Oğuzların defin törenleri de Gök Türklerin defin törenlerinden farklı değildi. "IX. yüzyıl Oğuz boylarının defin töreni Gök Türklerin defin törenlerinden farksız olduğu İbn Fadlan'ın verdiği malumattan anlaşılmaktadır. Oğuzların defin törenlerini İbn Fadlan şöyle tasvir ediyor: Onlardan biri hastalanırsa köleler ve cariyeleri bakar; ev adamlarından hiç kimse hastaya yaklaşmaz. Haneden uzak bir çadır dikip hastayı oraya korlar; iyileşince yahut ölünceye kadar çadırda kalır. Yoksul ve köle hastalanırsa onu kırlara bırakıp giderler. Onlardan biri ölürse ev gibi büyük bir çukur hazırlarlar. Ölüye ceket giydirirler, kuşağını kuşandırır, yayını yanına korlar; eline nebiz dolu tahta kadeh tutturup önüne de nebiz dolu bir tahta kap korlar. Bütün mal ve eşyasını bu eve /çukura/ doldurup ölüyü buraya oturturlar. Sonra çukurun üzerine topraktan kubbe gibi döşeme yaparlar. Atlarından, servetine göre, yüz yahut iki yüz, yahut bir baş at keserler, etlerini yerler. Başını, derisini, ayaklarını ve kuyruğunu sırıklara asıp - bu onun atıdır. Bununla cennete gider derler. Bu ölü hayatında adam öldürmüş ve cesur bir kişi ise öldürdüğü adamlar sayısı kadar ağaçtan suret yontarlar; ve mezarın üzerine korlar. Derler ki - bunlar uşaklarıdır, cennette ona hizmet edecekler."

Oğuzlar dini inanışlarının tesiri ile suya girmiyorlardı; çünkü "bütün Türklerdeki köklü bir inanışa göre, su kutludur ve arıdır. Yıkanmak kutlu ve arı olan suyu kirletmek ve böylece büyük günah işlemek demektir. Bu ise uğursuzluğa ve felakete sebep olur."Bu yüzden Oğuzlar ölülerini yıkamazlardı.

Altaylı Türkler ise cenaze törenlerini şu şekilde yaparlardı: "Altaylı öldükten sonra dul kadın, ceset yurtta kaldığı müddetçe kocası için ağlamak mecburiyetindedir. Defin işi gizlice ve hiçbir merasim yapılmadan icra edilir. Altaylılar ölülerini umumiyetle dağ üzerindeki gizli yerlerde toprağa gömerler. Ölü tam giyinmiş vaziyette mezara konur ve yanına, yol için bir torba yiyecek de yerleştirilir. Zenginler birlikte binek atı da gömerlermiş. Ölünün dört değnek üzerine kurulmuş iskeleye yerleştirilmek suretiyle defni adeti Altay'da ancak bazı yerlerde tatbik edilirmiş, ben buna ancak Soyonlar arasında rastladım. Ancak ölü gömüldükten sonra akraba ve komşular yurtta toplanarak ziyafet tertip ederler. Geri kalanlar, ziyafetten sonra yurdu şamanlara temizlettirerek başka bir yere naklederler. Ağaç kabuğundan ve kütüklerden yapılmış olan yurtlar, aileden birinin ölümü üzerine terk edilerek olduğu yerde bırakılır ve aile kendisine başka bir yerde yeni bir yurt yapar."

"Hakaslar ölülerini tarlalardan uzak olan tepelere gömerler. Çukuru derin kazmazlar. Kabirin kazılma işine defin gününün sabahı başlanır. Mezarın etrafına parmaklık veya duvar konulmaz, aksi halde ölünün ruhunun her yıl haraç ödemek zorunda kalacağına ve dua ve yemek almaya çıkamayacağına inanılır. Cenaze evden gün batıya döndüğünde çıkarılırdı. XIX. yüzyılın başında Hakaslar çadırlarda yaşadıklarından bunun için çadırın duvarı yıkılırdı. XIX. yüzyılın sonunda ise kerpiç evlere geçildiğinden cenaze ayakları önde olacak şekilde evden çıkarılırdı. Cenaze evinin önünde huraylaası töreni yapılırdı. Bu törenle ölünün bir başkasının ruhunu da “özellikle çocukların” yanında götürmesine engel olunduğuna inanılırdı. Bu törende dul bir kadın siyah ineğin sütünü ağaç kaba döküp beyaz bezle örterek Huray! Huray! diyerek cesedin etrafında üç kez dolanırdı. Daha sonra ise süt, ölenin yakınlarına içirilirdi. Mezara toprak doldurulmaya başlandığında kadınlar evlerine dönerlerdi. Hakasların bazı boyları ise yalnızca kamlara uygulanmak üzere ayrı bir yöntem uygularlardı. Taysa bölgesinde yapılan bu adete göre ağaçların üzerine tastab denilen bir raf yapılır tabutun üstüne veya içine kayın ağacının kabuğuna sarılmış ceset konurdu. Buna yükseğe çıkma parhan derlerdi. Hakaslar ölülerinin arkasından yılda altı kez yemek verirlerdi ve kirek dedikleri duaları okurlardı. Ölenlerin ardından üçüncü, yedinci, yirminci, kırkıncı günleri ile yarı yıl ve birinci yılında yemek verir, dua okurlardı. Kirek günlerinin tespitinde Hakaslar kutsal saydıkları Flaman kuşunun eşi öldüğünde eşine bu günlerde geri geldiğine inanarak tespit etmişlerdir. Bir yıl dolduğunda kirek bitiyordu. Seneyi devriyesinden bir gün önce tüm akrabalar ölenin evinde toplanır ve ölen için yemek yaparlardı. Sabah ise hepsi mezara gidip ateş yakarak mezarın çevresinde büyülü dolanma -ibirig- yaparlardı. Dul kadın veya erkek yanan sopayla mezara vurur ve bu işlemden sonra ölünün bir daha yemek istemeyeceğine inanırlardı. Kirek günlerinde evdeki dua bittiğinde kara ruhu evden kovmak gerekirdi. Aksi halde kara ruh evde olanlara mutsuzluk getirirdi. Bunun için bir at kafatası, dört at bacağı, dokuz adet kuşburnu dalı, dokuz parça kuşüzümü ağacı dalı, dokuz siyah taş, üç akdiken dalı ve orak demiri hazırlanırdı. Akşam kapıya siyah at bağlanırdı. Hazırlanan karışım yakılır ve şaman kara ruhu aramaya başlardı. Kirek'e katılanlar ateşin etrafında yavaş yavaş dönmeye başlarlardı. Ateş onları haras'dan koruyordu. Şaman kara ruhu bulduğunda ölenin sesini çıkararak yalvarmaya başlardı. Şaman kara ruhu kara ata bindirerek köyden kovarlardı."

Hunlular ölülerini tabut içine koyarak, bu tabutları altın ve gümüş işlemeli kumaş ve kürklerle örterlerdi. Gelecek hayatta da kendisine hizmet etmesi için yüzlerce kişi kurban edilerek ölüyle beraber gömülürdü.

Eski zamanlarda Uygurlar ölüyü yakarak gömerlerdi: "O çağlarda cesedi gömerken yeni elbise giydirilip kazılan mezarın içine sedir yapılıp, sedir üzerine kamıştan yapılmış hasır serilip, üstüne ceset konurmuş. Cesedi gömmeden önce büyük törenler düzenlenirmiş. Mezarın yanına ölen kişinin öz geçmişini anlatan, oyularak yazılan abide taş dikilirmiş. Kağan ölürse eşiyle birlikte gömülürmüş. Cesedin konulduğu çadırın etrafında yedi defa dolaşılır, bıçak ile alınlarını çizip kan akıtarak ağlarlarmış."

Yine Uygurların cenaze merasimleri hakkında en iyi bilgileri Çin kaynaklarından edinebiliyoruz. "Miladi 518 yılında Çinli gezgin Huy Sing ile Sun Yong, Luo Yang'dan yola çıkıp 519 yılında Odun'a (Hotan) gelmişler. Orada gördükleri hakkında yazmış oldukları Luo Yang ibadethane Hatıraları adlı kitabının beşinci bölümünde Odun (Hotan)'daki cenaze törenlerinden şöyle bahsetmektedirler: Ölen adamın cesedi ateşte yakılır, cesedin külü yere gömülür. Sık sık anmak için yanına put dikilir. Ağıt yakanlar saçlarını kesip, yüzünü boyarlar. Kağanın cesedi ateşe verilmez, tabuta konularak uzak ıssız yerlere gömülürdü. Sık sık anmak için mezarın yanına put hane yapılır."

"Katanov tarafından toplanan malumata göre Beltir'ler ölüyü Müslümanlar gibi yıkarlar. Erkekleri erkek ihtiyarlar, kadınları kadınlar yıkarlar. Ölüyü ateşin yanına korlar. Erkek ölü kapının sol (güney) tarafına, kadın ölü sağ (kuzey) tarafına konularak yıkanır. Yıkandıktan sonra ölüye elbiselerini giydirirler ve beyaz keçe üzerine yatırıp bir köşeye korlar. 30-40 kişi toplanıp tabut yaparlar. Tabut hazır olduktan sonra bir tarafa atarak - Tanrı bundan sonra bu gibi işleri bize rast getirmesin derler. Ölü tabuta konduktan sonra evde bir gün kalır. Ölüyü çıkarırken ayakları önde bulunur. Ölüyü çıkarırken bir koca karı eline bir kap süt alır at üzerine konulmuş ölüyü üç defa dolaştıktan sonra - kutumuz gitmesin, kuruy! diyerek bağırır, ölüye karşı süt serper. Ölü mezara konulduktan sonra atın dizginini ölünün eline vererek - atını al! derler, atı o yerde öldürürler. Eğer takımları ile beraber gömerler. Ölünün elbisesinden düğmelerini söküp ailesine verirler. Buna kumarkı denir. Ölü ile gömülen eşyayı kırarlar. O dünya bu dünyanın aksine olurmuş. Kırılmazsa o dünyada ölüye kırık olarak verilecekmiş. Mezardan dönenler hep beraber ölünün çıktığı eve gelirler. İyice yıkandıktan sonra yemek yerler ve rakı içerler. En yakın dostlarından ve akrabalarından bazı kimseler bu evde üç gün misafir olurlar; geceleri kimse uyumaz. Her yemekten önce ateşe rakı ve yemek atarlar. Gömme töreninden yedi gün geçtikten sonra köy (yahut oba) halkının getirdiği rakıdan bir yudum ve yemeklerden bir parça toplayıp ateşe yakarlar."

"Orta Asya'da, Hunlar'ın ve Kök Türkler'in egemenliği devirlerinde, daha iptidai basamaklarda bulunan boylardan bazıları ölülerini tabutlara koyup ağaçlara asarlardı. Bu uluslar arasında Moğollar'dan Hıtay (Kidan)'lar, Şveyler, Türkler'den Dubo (Tuba)'lar vardı. Bu adet Yakutlar'da XVIII. yüzyıla kadar devam etmiştir. Bazı haberlere göre Kırgızlar'da bu adet vardı. Müslümanlıktan sonra Kırgızlar bu adeti bırakmışlardır. Bununla beraber Kırgızlar'da bu adetin hatırası olarak defin törenine süyök kötürü derler ki, harfiyen kemik kaldırma demektir."

Kao-Çe'ler ise "ölülerini kazılmış bir mezara götürerek, cesedi bunun ortasına yerleştirirler, hayatta olduğu gibi yayını eline, kılıcını beline, mızrağını kol mafsalına yerleştirdikten sonra mezara gömerler. Bir kimse yıldırımdan veya bulaşıcı bir hastalıktan ölürse, uğursuzluğu gidermek için dua ederler. İşler yolunda gittiği takdirde türlü cinsten birçok hayvan keserek kemiklerini yakar ve at üzerinde mezkûr yerin etrafında dönerler. Bu gibi toplantılarda erkek ve kadın hiçbir yaş farkı gözetilmeksizin hazır bulunur. Talihsizliğe uğramamış aileler şarkı söyler, raks eder ve muhtelif musiki aletleri çalarlar, fakat bedbaht aileler acı acı ağlarlar.

Eski Türklerde "ölünün mezarına, et, süt gibi yiyecekler, silahı ile ölünün atı binilmeye hazır halde mezara gömülürmüş. Mezarın başında bir at kurban edilip eti yendikten sonra ise ölenin evi ve arabası tahrip edilirmiş."Bütün bunlar ölenin ruhunun gideceği dünyada; yoksul, silahsız, yalnız ve güçsüz kalmasını önleyerek geri dünyaya gelip yaşayanları rahatsız etmemesini sağlamaktır.

Ruhun yaşamaya devam ettiğine inanan Türkler, destanlarında da bu konuyu işlemişlerdir. Ölüm töreniyle ilgili Manas Destanı'nda Manas'ın defin işlemi şöyle anlatılıyor:

"Diyorlar ki Manas'ın sineğe benzer canı çıktı,

Gerçek evine gitti.

Diyorlar ki ak saray yapıp içine koydular.

Gök saray yapıp içine koydular.

Diyorlar ki dokuz gün yattı beklettiler.

Doksan kısrak kestiler.

Diyorlar ki altı gün yine beklettiler.

Altmış kısrak kestiler.

Diyorlar ki altın işlemeli giyimlerini

Dokuz parçaya ayırıp halka üleştiler.

Çam ağacından kalın tabut yaptırıp,

Diyorlar ki, iç yüzünü gümüşle kapladılar.

Dış yüzünü altınla kapladılar.

Manas'ı böyle bir tabuta koydular.

Diyorlar ki altından kan sızmasın diye

Üstünden güneşin sıcağı geçmesin diye

Tabutu saray içine yerleştirdiler."

Eski Türklerde ayrıca mezarlara bayrak asma geleneği vardır. "Bu gelenek, Anadolu'da da görülmüştür. Özellikle evliyaların ve büyük kişilerin mezarlarında. Mezarlara bazı Türkler bayrak veya bez asmışlar; daha eski proto- Türk geleneklerini saklayan Türkler ise, at perçemli tuğlar asmışlardır. Bazıları da, yalnızca ölü veya yas evine asmışlar."

Eski Türkler ölülerine "aş vermeyi" en önemli görev sayar ve yoğ töreni dedikleri törenler düzenlerlerdi. İlk çağlarda aş doğrudan doğruya ölüye verilir, yani mezarına konulur veya dökülürdü. İslamiyetin Türkler arasında yayılmasından sonra bu tören "sevabını ölü ruhuna bağışlamak üzere fakirlere yemek, helva vermek" şeklini almıştır. "Ölü aşı töreninin en ilkel şekli Tayga ormanlarında kalmış olan şamanist boylarda müşahade edilmiştir. Bunlar arasında öyle koca karılar vardı ki koyunlarına yahut çocuklarına bir hastalık geldiği zaman yemek ve içki alıp kocasının mezarına koyarlar ve -ye, iç! bize dokunma! hain seni! hâlâ doymadın! diye bağırırlar. Demek oluyor ki iptidai devirlerde aş-yemek doğrudan doğruya ölüye sunulmuş kurbanlardır ki bununla onların zararlarından kurtulmak istenirdi. Beltirler'de birinci ölü aşı defnin üçüncü günü verilir. Çadırın güney tarafına masa üzerine sofra kurulur. Bu aşa fazla kalabalık toplanmaz. Hazırlanan yemek ve içkilerin yarısını ölünün ruhu için ateş ruhuna kurban ederler (ateşte yakarlar). Definin yedinci günü bütün oba halkı, kadın ve erkek hepsi toplanıp mezarlığa gelirler. Mezarın sağ tarafına büyük bir ateş yakıp getirdikleri yemeklerden ve içkilerden ateşe atarlar. Sonra herkes mezarın üzerine kadehlerle rakı koyarak ve yemek atarak - bu rakıyı iç! bu yemeği ye! Bunlar sana yukarıdan tayin edilmiş yemek ve içkilerdir, derler. Bu töreni yaptıktan sonra kendileri içmeğe ve yemeğe başlarlar. Yeme içme tamam olduktan sonra, mezar üzerindeki rakı ve yemekleri ateşe atarlar. Tören böylece tamam olur. Yedigün kadar ölünün evinden hiçbir şey dışarı çıkarılmaz. Definin yirminci günü evde yine aş verilir. Ziyafetten sonra ateşe rakı dökülür ve yemek atılır. Kırkıncı günü mezarlığa gidip yedinci günü yaptıkları töreni tekrar yaparlar. Altı ay sonra yine böyle tören yapılır. En büyük aş töreni ölümünün yıldönümü münasebetiyle yapılır. Bütün akraba ve dostlar toplanıp mezara gelir, mezar üzerine yemek ve içkiler kor, kendileri de yiyip içerler. Ölünün kocası, yahut karısı mezarı üç defa, güneşin seyri yönüne göre, dolaşır ve -ben seni bırakıyorum der. Bundan sonra dul kadın veya erkek evlenebilir.

"Anlaşılıyor ki aş törenini en eski devirlerden beri din ayrılıklarına bakmadan bütün Türk ulusları devam ettirmişlerdir. Bu törenin en iptidai şekli ormanlı bazı Altay oymaklarında görüldüğü gibi doğrudan doğruya ölünün kendisine aş-yemek vermek olmuştur. Sonraları ölünün ruhuna ateş tanrısı vasıtasıyla göndermek, kurban sunmak, daha sonraları ölünün ruhunun da iştirak ettiği tasavvur edilen ziyafetler tertip ederek kurbanlar kesmek şeklini almıştır. Bu ziyafetler ulusun ve boyların kültür seviyeleri ve servetleriyle mütenasip olarak gelişmiş, çok zengin boylarda muhteşem bayram şeklini almıştır. Göktürklerin hakan ve büyük kahramanlarının yoğ-aş törenine bütün imparatorluktaki ulusların iştirak ettiklerini Orhon yazıtlarından öğreniyoruz. Kuzey ülkelerinde Kıtay'lar, Tatabi'ler, güneyden Tibet'liler, batıdan Sogd'lılar, Fars'lar, Buhara’lılar, Türgiş'ler, doğudan Çin'liler, bu yog töreninde bulunmuşlardır. Aş-yog töreni umumiyetle ölünün birinci yıl dönümüne rastlayan yaz aylarında yapılır. Kül Tegin'in ve Bilge Hakan'ın aş törenleri de yaz aylarında yapılmıştır. İbn Fadlan'ın verdiği malumata göre, Oğuzlar ölü aşı için yüzden ikiyüz başa kadar at keserlerdi. Bundan da anlaşılıyor ki Oğuz aş törenine de çok kalabalık toplanmış olacaktır. Oğuzlar Anadolu'ya geldikten sonra dahi eski usul aş törenini unutmamışlardır. Oğuz kahramanları ölürken - ak boz atımı boğazlayıp aşım veriniz diye vasiyet ediyorlardı."

Eski Türklerin yas tutup tutmadıklarına gelince "Eski Türklerin en başta Orta Asya uluslarının yas tutma adetlerine dair Çin kaynaklarında bazı kayıtlar bulunmaktadır. Bu kayıtlara göre, yas tutanlar bağıra çağıra ağlarlar, yüzlerini parçalarlar, keserlerdi." Bunlara "sağıtçılar (Ağlayıcılar)" denirdi.

"Orhon yazıtlarında Kül Tegin ve Bilge Hakan'a yapılan matem törenlerinin tasvirlerinden anlaşıldığına göre, Gök Türkler yas tutarken saçlarını, kulaklarını... keserler, feryat ederek ağlarlardı. Kül Tegin için yapılan yastan bahsederken Bilge Hakan şöyle diyor: Çok yaşlandım. İki şad, küçük kardeşlerim, yeğenlerim, oğullarım, beylerim ve ulusumun gözleri, kaşları berbat olacak diye kaygılandım. Bilge Hakan'ın oğlu, babası için diktiği yazıtta şöyle diyor: ...bunca kavim saçlarını ve kulaklarını biçtiler. Eski Oğuzların yas adetleri Dede Korkut hikâyelerinde çok tafsilatlı tasvir edilmiştir. Beyrek'in babası kaba sarığını kaldırıp yere vurdu. Çekti, yakasını yırttı. Oğul, oğul diyerek ağladı, inledi. Ak perçemli anası ağladı, gözünün yaşını döktü, acı tırnaklarıyla ak yüzünü parçaladı, al yanağını çekti, yırttı; sim siyah saçını yoldu. Kızı, gelini kas kas gülmez oldu. Kızıl kına ak ellerine yakmaz oldu. Yedi kız kardeşi ak çıkardılar, kara elbiseler giydiler... Beyrek'in nişanlısı kara giydi, ak çıkardı. Bunu işitip Kayan Selçük oğlu Deli Dundar ak çıkardı, kara giydi, yar ve yoldaşları akı çıkarıp kara giydiler. Kalabalık Oğuz Beyleri Beyrek için büyük yas tuttular. Yaslı çadırın üzerine bayrak asmak Oğuzlarda adetti. Dede Korkut hikâyelerinden Beyböyrek hikâyesinde -karalu, göklü otağ zikredilmektedir. Her halde yaslı çadır üzerine kara ve gök bayrak asarlardı. Altay dağlarında yaşayan Kazakların yas alametleri geçmişte beyaz başörtüsü olduğu tespit edilmiştir. Umumiyetle Kırgız-Kazaklarda yas tutma töreni ve adetleri eski Gök Türk ve Oğuzlar'da olduğu gibidir. XIX. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir. Kadınların yüzlerini tırnaklarıyla yırttıkları, saçlarını yola yola ağladıklarını, yakalarını param parça ettiklerini biz kendimiz müşahade ettik. Kazaklarda yas adetine yalnız ölü çıkan aile değil bütün soydaşlar (en az yüz aileden ibaret oymak efradı) riayet ederler. Yas bir yıl devam eder. Yas alameti olarak saç kesme adeti şamanist Sagaylarda tespit edilmiştir. Sagaylar defin törenini tamamlayıp ölenin evine döndükten sonra karısının saç örgüsünü yarısından keserler. Manas destanında bir hakan kadınlarını boşadıktan sonra saçlarını kestirerek dışarı atıyor, bu kadınlar muhafızlar tarafından yağma ediliyorlar. Herhalde saç kesme dul olma alameti sayılmış olsa gerektir."

Türklerin yas geleneklerinden biri de elbiseleri ters giyinmedir. "Altay dağlarında yaşayan Kuznitsk şamanist Türk göçebelerinin kadınları yas tutarken elbiselerini yedi gün ters giyerler. Kırım sultanlarından meşhur Adil Sultan destanında anası Dana Bigim ağıt söylerken elbisesini ters giyip ağladığı söylenmektedir."

 

 

Alevilikte eski Türk adetlerinin ve Şamanlığın izleri

Orhan Yılmaz

 

BİNLERCE yıl süren tarihsel gelişim içinde Türkler yeryüzündeki birçok din ile tanıştılar. Manicilik, Budacılık, Nesturilik, Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlık, Musevilik ilk akla gelenlerdir. Günümüzde Orta Asya’da halen Budacılığa inanan Sarı Uygur Türkleri vardır.

 

Moldavya’daki Gagavuzlar ve Karamanlılar Ortodoks’tur. Karaim ve Kırımçak Türkleri Musevi’dir. Günümüzde Orta Asya ve Sibirya’da Şamanist inanca sahip Türkler yaşamaktadır.

Alevî-Kızılbaş-Bektaşî inancı, gizlilik ve içe kapanıklık özelliğinden dolayı birçok eski kültür ve din formlarının özelliğini sahiplenmiştir. Şamanizm, Budizm, Mazdeizm (Zerdüştlük), Brahmanizm gibi doğu kaynaklı kültürler en baskın figürlerdir.

Yusuf Ziya Yörükan’a göre Anadolu Alevîliği isteyerek, şuurlu bir şekilde seçilmiş unsurların bir araya getirilmesi ile meydana gelmiş bir oluşum değildir. Yani ekletik değildir. Çeşitli amaçlarla veya bazı dâilerin özel faaliyetleri sonucunda geleneksel Türk adetlerine eklenmiş, bazen birbirine aykırı unsurlardan meydana gelmiş, sonra da İslamî kisveye büründürülmüş bir senkretizmdir.

Alevîlikte eski Türk adetlerinin etkisi

Eski Türkler; Budizm, Şamanizm, Lamaizm, Manizm, Zerdüştlük, Mecusilik, Sâbilik, Müzdekilik, Hurremilik, Merkunilik, Deysanilik, Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerini daha önce yaşamışlardır.

Göktürkler zamanında Türkler tek bir tanrıya inanmışlardır. İbni Fazlan’a göre eğer Göktürklerden birisi bir zulme uğrar veya sevmediği bir şey görürse, başını gökyüzüne kaldırıp, “Bir Tengri” der. Bu Türkçede “Bir Allah” demektir.

Türkler büyük topluluklar halinde İslamiyet’i kabul etmişlerdir. Fakat köy, kasaba ve şehirlerde oturan Türkler İslamiyet’in gereklerini titizlikle yerine getirirken, göçebe olarak yaşayan kabileler şeklen kabul etmişlerdir. Kendi asıl dinlerinin birçok adet ve geleneğini yeni dinlerine uydurmaya gayret etmişlerdir. Mesela göçebe Türkler günün her saatinde erkek ve kadın bir arada bulunuyorlardı. Aralarında kaç-göç yoktu. İslamiyet’in haremlik-selamlık uygulaması ve “nikâh düşmeyen kadınlarla erkeklerin birbirlerini namahrem olması” uygulamaları onlara çok ters geldi. Ayrıca Türkler daha önce ibadetlerini müzik ve dans eşliğinde yapıyorlardı. İslamiyet’in bu konuda getirdiği yeni kurallar da onlara ters geldi. Bu yüzden eski din inanışları ve ibadet şekillerini muhafaza etmeyi tercih ettiler.

Genellikle Irak’ta bulunan Rufaî Tarikatı mensupları, vücutlarına çeşitli delici ve kesici alet batırırlar. Ateşte yürürler ve kızgın aletleri tutarlar. Bunun gibi adetler, Türkler Irak’a gelinceye kadar yoktu. Tarikatın içine bu yenilikleri de Türkler sokmuştur.

Anadolu’ya eski Türklerin akın akın gelmesi sırasında kurulan Yeseviyye, Safeviyye, Bektaşîyye, Haydariyye ve Bayramiyye gibi tarikatların, Eski Türklerden kalma birçok benzer yanları vardı. Başlangıçta eski Türk inanç, yaşam ve törelerini koruyan bu heterodoks yapıdaki tarikatlar; ocak, dedelik, Ayin-i Cem’de yapılan toplu, içkili, kadınlı erkekli dansları hep eski Türk kültüründen almıştı. Eski Türklerin Gök Tanrı (Gök-Tengri) dönemindeki ocak kültüne, beylik kurumuna, Şaman merasimleri sırasında dairevi şekilde oturup içki içmelerine ve Şaman danslarına bakılırsa, aradaki benzerlikler açıkça görülecektir.

Yeni doğan bebeğin ve annesinin yanında üç gün üç gece beklemek adeti de ortak bir özelliktir. Buna karşın Eski Türklerde melek kavramı yoktur. Aynen Alevîlerde olduğu gibi, Eski Türklerde de meleğe inanılmaz.

Çin kaynaklarına göre “Eski Türkler su ve ağaçlara kurban verirler” yani su kutsaldır. Su kutsaldır ve ona tapınma şeklinde meydana çıkan bu kült, aynı zamanda ondan korkma ve çekinme şeklinde kendini gösterir. İbn Fazlan’a göre Oğuzlar küçük ve büyük abdestten sonra temizlenmezler. Cinsel ilişkiden sonra yıkanmazlar. Bilhassa kış mevsiminde su ile hiç işleri olmaz. Oğuzların arasına tüccarlık ve diğer sebeplerden gelen yabancılar, onların yanında yıkanamazlar. Sadece geceleyin onların görmeyeceği şekilde yıkanabilirler. Çünkü Oğuzlar bu yabancılardan birini yıkanırken görünce, ona kızarlar ve “Bu adam bize sihir yapmak istiyor, çünkü suya giriyor” derler. O kişiden tazminat almadan onu bırakmazlar. Alevî-Kızılbaş-Bektaşîlerde de buna benzer adetler vardır.

Yine Urenha-Tubalarda biri ölürse, ölüyü derhal çadıra çıkarıp, keçe veya deri ile örterler. Çadıra bir koyun getirip, bağlarlar. Koyun meleyene kadar beklerler. Meledikten sonra koyunu keserler. Bu adet yine bazı cem törenlerinden kurban edilecek koyunun dedenin huzuruna getirildikten sonra, bir işaret vermesi için beklenmesine benzemektedir. Koyun meleme, seğirme, işeme, pisleme ve çırpınma gibi bir işaret vermedikten sonra, dışarı götürülüp kesilmez.

Eski Türklerde kadın büyük mevki sahibidir. Avlara, ziyafetlere, kurultaylara, ekonomik işlere katılırlar. Hakanın emirlerinin yürürlüğe girmesi için, hakan eşinin de imzası gerekir. Resmi toplantılarda eşi de hakanın yanında oturur (Yörükan 2005: 46-47). Kadın, pederşahî ailede olduğu gibi, harem dairesine kapanmış ve erkeğin cinsi duygularının oyuncağı haline gelmiş değil, onunla ortak ve eşit bir hayata sahiptir.

Göktürk Yazıtları’na göre, Türk halk inancına göre insanın ruhu, öldükten sonra kuş yahut böcek şekline girmektedir. Bu yüzden ölen için “uçtu” derler. Batı Türklerinde, hatta İslamiyet’i kabul ettikten sonra bile “öldü” yerine “şunkar boldu” yani “şahin oldu” derler. Yakut Türklerine göre insan ölünce “kut” yani “ruh” bedeni terk ederek, kuş şeklini alır. Kainatı kaplayan “Dünya Ağacı”nın dalları üstüne konar. Yakutlarda ruh, hayvan şekline de girer. Moğol Şamanı’nın kuş şekline girmesini sağlayacak kanatları vardır. Orhun Yazıtları ve Kaşgarlı Mahmud’un Divanı’nda cennet, “uçmak, uçmağ” terimi ile açıklanır. Alevî-Kızılbaş-Bektaşîler ise ölen kişi için “Don değiştirdi”, “göçtü”, “Hakk’a yürüdü” veya “Kalıbı dinlendirdi” denir. “Öldü” denmez.

Alevîlikte kutsal sayılan bazı rakamlar, eski Türk kültüründe de kutsal sayılan rakamlardandır. 3, 5, 7, 12, 17, 24, 32 ve 40 sayıları, hem eski Türk inançlarına hem de Alevîlere göre de kutsal sayılır. Mesela Ebülgazi Bahadır Han ünlü eserinde şöyle demektedir:

“Şimdi biz 12 çadırda kimlerin mevki işgal ettiklerini, kimin ne ülüş (kesilen hayvanın etinden pay) aldığını, kimin et doğradığını ve kimin atlar yanında kaldığını söyleyelim.”

Alevîlikte Şamanlığın etkisi

Rus entoloğu Barthold’a göre, avcılıkla uğraşan ve ormanlık yerlerde yaşayan kabileler Şamanlığa inanır. Türkler de çok eski tarihlerden beri Şamanizm’e inanmaktadırlar. Yine Uygur Abideleri’nden, Uygurların birçoğunun, aynen Oğuzlar’da olduğu gibi Şamanizm’e inandıkları görülmektedir. Çin kaynakları da bunu doğrulamaktadır. Bütün bunlar, Türklerin çok eskiden beri Şamanizm’e inandıklarını ve bağlı kaldıklarını göstermektedir.

Şamanist inanıştaki Kam ile Alevî-Kızılbaş-Bektaşî inanışındaki dede ve baba arasında şaşılacak derece benzerlikler vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

1- Kamlık ve dedelik soydan gelen bir özellik taşımaktadır. Sonradan kam veya dede olunamaz. Bu sülalenin çocukları arasından uygun olanlar kamlık veya dedelik görevini devam ettirir.

2- Kamlar ve dedeler dini ibadetler esnasında benzer kıyafetler giyerler.

3- Alevî-Kızılbaş-Bektaşîler sadece dede önünde secde ederler. Eski Türkler ise sadece kamın önünde secde ederlerdi.

Şamanlık ve cem törenleri arasındaki bazı benzerlikler şunlardır:

1- Töreni yöneten dinî önder bir posta oturur. Şamanlar tören sırasında posta oturduğu gibi, dedeler de maddi değerinden ziyade temsil ettiği makam kutsal olan posta oturarak töreni yönetir.

2- Kurban kesilir. Kurban kesilmeden hem şamanlarda hem de Alevîlerde bir dini tören düşünülemez.

3- Törenlerde kadınlar ve çocuklar da erkekler ile bir arada bulunur.

4- Şaman törenlerinde “arakı” (yani bildiğimiz rakı), cemlerde ise “dem” veya “dolu” niyeti ile rakı (nadiren şarap) içilir.

5- Şaman törenlerinde evin içine üç kere arakı saçılır. Cemlerde ise canların üstüne “saka suyu” saçılır.

6- Şaman törenlerinde Şaman dansı, cemlerde semah vazgeçilmez öğelerdir.

7- Şaman törenlerinde davul, cemlerde saz (bağlama veya cura da olabilir) vazgeçilmez enstrüman öğeleridir.

8- Şaman törenlerinde ateş yakmak ve sürekli canlı tutmak, cemlerde ise çerağ (mum veya kandil ) yakmak vazgeçilmez öğelerdir.

9- Hem Şaman törenleri hem cemler gece vakti ve kapalı mekânlarda yapılır.

Alevî-Kızılbaş-Bektaşîlerdeki Şamanist kalıntılara ilk dikkat çekenler Fuat Köprülü ve Besim Atalayolmuştur. Köprülü; kuş inanışları ve Bektaşî velilerin kuş görünüşü altında kerametleri ve taş inanışları, su kaynaklarının kutsallığı, sakal kesmek ve sarkık bıyıklar bırakmak gibi noktalara dikkat etmiştir. Ayin-i Cem ve Şaman törenleri arasındaki ilişkilere de işaret etmiştir. Ayrıca törensel şarkılar ve oyunlar, alkol ve uyuşturucu kullanmalar, kurban kesimleri, kadınların merasimlere serbestçe katılmaları, Alevî dedeleri ile Şamanların ağızdan ağza dolaşan çok zengin halk şiirinin ve sözlü halk geleneğinin taşıyıcıları olmaları gibi ortak noktalar da çok önemlidir.

Ziya Gökalp, kurşun dökme geleneğinin bize Şamanlıktan kalma bir alışkanlık olduğunu söylemektedir. Kurşun su içine dökülünce meydana gelen bazı hatlar birer insan, sivri uçlar nazar, düz parçalar ise yürek manasına geliyordu.

Şamanlık ile Alevîlik arasında ilişkiye dikkat çeken diğer bir bilim adamı ise Yusuf Ziya Yörükan’dır. Şamanizm’in en önemli tanrısı Ülgen Ata’dır. Ülgen Ata’nın Alevî-Kızılbaş-Bektaşîlerde karşılığı Hz. Ali’dir. Ülgen Ata’nın oğulları ve yardımcıları, Hz. Ali’nin oğulları ve 12 imamı temsil eder. Selman ve Kamber gibi Hz. Ali’nin yardımcıları, Ülgen Ata’nın yardımcıları yerine geçmiştir. Gök Tanrılardan olan Sarı Kızlar, Alevî-Kızılbaş-Bektaşîlerde aynen bugüne kadar korunmuştur. Edremit’teki Sarı Kız Tepesi gibi yerler, Anadolu’da birçok yerde vardır.

Büyük Tanrı Ülgen’in dört adet yardımcısı vardır: Yayık, Suyla, Karlık ve Utkucu... Bunların dördü de İyi Tanrılar grubundandır. Yayık, Şaman ayini sırasında gökyüzüne çıkmaya çalışan “kam”a rehberlik eder. Yani bu 12 hizmetteki “rehber”in görevini yapar. Suyla bu esnada gözcülük yapar ki bu da 12 hizmetteki “gözcü”ye karşılık gelmektedir. Utukçu ise Tanrı Ülgen’e kurban sunmakla görevlidir. Bu da 12 hizmetteki “kurbancı”ya denk düşer.

Ayin sırasında “saçı” olarak “arakı” (rakı) kullanılır. Rakı, kurbanın canını göklere götürürken uygulanır. Bu bir çeşit kansız kurbandır. Cem ayini esnasında rakı (dem/dolu) içme geleneği de buradan kaynaklanır. Şaman inanışında yer alan Ak Kızlar, Umay, Ana Maygıl, Ak Ene ve Ayzıt gibi varlıklar, cem ayininde yer alan bacılardır. Şaman ayinlerinde kurban kesilmeden hiçbir uygulamaya geçilmez.

Bunlar ve aşağıda verilecek olan daha fazla örnek, Şamanizm’in Alevîleri ne kadar etkilediğini ispat edecektir.

Şamanlarda ve Alevîlerde ocağa ve ateşe tükürülmez. Ocaktaki ateş söndürülmez. Ocak içine bakarken esneyen insan çarpılır. Çünkü ocakta “ocak anası” vardır ve kendisine saygı gösterilmesini bekler. Alevîlerde aynı ocağa mensup olanlar evlenmezler. Bu adet Şamanlarda da vardır. Şamanlarda da aynı boya mensup olanlar birbirleri ile evlenemezler.Burada Alevîlikteki ocağın yerini, Şamanlıkta boy almıştır.

Erkânda kullanılan değnek, talibin ikrar vereceği zaman boynuna takılan ve Horasan’dan gelen ip eki de Şamanlıktan kalmadır. Babürname’de “Boynuna ip taktı ve Tanrı’ya şükretti” denmektedir. Senelik merasim, kurban ve yoğ bugün de yapılmaktadır. Tahtacılar cenazeye giderken, cenazenin arkasından “Yoğ, yoğ” diye bağırmaktadırlar.

Özbek saraylarındaki kımız içme törenlerinde hizmet gören görevliler arasında “pervaneci” isminde bir görevli bulunur. Yine Buryatlarda şamanın ayini sırasında, şamanın göğe çıkışını temsil eden törende, bir huş (kayın) ağacı, göğe giden yolun girişini temsil eder. Buna “udeşi burhan” yani “kapı muhafızı, kapı ilahı” derler. Alevîlikte uygulanan cemlerdeki 12 hizmetliden birinin adı da budur. Altay Türklerinde de Tanrı Ülgen için yapılan kurban töreninde şaman, tanrılara yalvarır ve merasimin başında “kapı ruhu”na başvurarak, tören sırasında rahatsız edilmemesini, kurban kesme işleminin hayırlı bir şekilde neticelenmesini ister.

Buryatlarda her yıl “manevi temizlenme töreni” yapılır. Bu tören, Alevî-Kızılbaş-Bektaşîlerin “görgü cemi”ne benzer. Şaman kamı ve oğulları üç ayrı pınardan su getirirler. Bunu bir kazana boşaltır ve kekik, ardıç yaprağı, çam kabuğu ve kurban kesilecek tekenin kulağından birkaç tane kıl atarlar. Su kaynatılır, kesilen tekenin birkaç damla kanı suyun içine akıtılır. Manevi temizlenme için kullanılan bu suya “Tarasun” denir. Belli işlemlerden sonra manevi temizlenme işlemi tamamlanmış olur. Cemlerde ferraş (süpürgeci)’ın kullandığı süpürge ile Tarasun’daki manevi temizlenme sırasında kullanılan süpürge birbirlerine çok benzer. Buryatlarda Şaman kurban keserken, 9 tane yardımcısı vardır. Her yardımcının ayrı ayrı görevleri bulunur. Alevî-Kızılbaş-Bektaşîlerde ise dede veya babanın 11 yardımcısı vardır. Pir, mürşit ve rehber makamlarını üst seviyede hizmetler olarak ayırınca, geriye 9 hizmetli kalır ki, bu da Buryatlardaki sayının aynısıdır.

Tatarlarda kemik kırmak, bir bıçağı veya baltayı ateşe koymak, bir kamçıya dayanmak, yere süt dökmek ve çadırın eşiğine basmak yasak idi. Bu adetlerden cemde kesilen kurbanın kemiklerini kırmamak ve kapının eşiğine basmamak, aynen Alevî-Kızılbaş-Bektaşîlerde de uygulanmaktadır.

Başkırtlar için turna kuşu kutsal idi ve bu kuşun düşmanla savaşırken kendilerine yardım ettiğine inanırlardı. Turna Alevî-Kızılbaş-Bektaşîlerde de kutsal sayılmaktadır.

Dokuz Oğuzlara göre kayın ağacı kutsaldır. Kayın ağacı erkek, çam ağacı dişi olarak 5 oğul doğururlar. Alevî-Kızılbaş-Bektaşîlerde de kayın ağacı kutsal olduğu gibi, “tarik değneği” gibi bazı dinî aletler de kayın ağacından yapılırlar.

Oğuzların 24 boyu olduğu için, 24 sayısı kutsal sayılır. Alevî-Kızılbaş-Bektaşîlerde de 24 sürek, 24 nakip, 24 masum-u Pâk kavramlarında görüldüğü gibi 24 sayısı kutsal sayılardandır.

Eski Türkler dini merasimlerde dört mevsimde dört kurban keserlerdi. Bu kurbanlar koyun, horoz, köpek ve Alevî-Kızılbaş-Bektaşîlerde de dört mevsimde dört büyük tören yapılır ve kurban kesilir. Fakat köpek ve domuzun yeri değişmiştir. Fakir aileler bunların yerine rakı ve yumurta kullanmaktadır. Anadolu’daki Tahtacılarda cem töreninde içilen içkiye “dolu” adı verilir. Aynı şekilde Orta Asya Şamanlığında da Bay Ülgen’e “tolu” adı verilen kansız kurban sunulmaktadır.

Ayrıca Tahtacılar musahiplik töreni esnasında “Tercüman Kurbanı” isimli bir kurban keserler. Bu kurban eski Türklerde uygulanan “tayılga” kurbanına benzemektedir. Tayılga kurbanında at kurban edilmektedir ve at kesilmek değil, kalbine bıçak sokulmak suretiyle öldürülür. Ama bu tören akşam vakti uygulandığı için, Tahtacıların Tercüman Kurbanı’na benzerlik göstermektedir.

Hem Şamanlıkta hem Alevîlerde kurban kesildiği zaman:

1- Kurban töreni sırasında dualar okunur…

2- Kurbanın kanı yere akıtılmaz…

3- Kurbanı sadece görevliler pişirir, başkası yaklaşamaz…

4- Kurbanı sadece o toplumun üyeleri yiyebilir…

5- Kurbanın kemikleri kırılmaz. Eklem yerlerinden kesilir…

6- Kurbanın kemikleri, sakatatı, artıkları ve derisi tenha bir yere gömülür…

Bulgaristan’da bulunan Amucalar’da uygulanan kurban ritüelleri, Şamanizm’de yapılan kutsal kurban törenleri ile aynıdır.

Muğla yöresi Tahtacıları; ölü yıkanıp, kefenlendikten sonra ölünün elbiselerini bir torbaya koyarlar ve tabutun içine bırakırlar. Bunun sebebi ise, öbür dünyadaki ölüler kendisine “Niye elin boş geldin?” diye sorarlarmış. Diğer bazı Alevîlerin ölüyü elbisesi ile gömmeleri ise yine aynı sebepten kaynaklanmaktadır. Bunlar da yine eski Şaman adetlerindendir. Aydın yöresi Tahtacıları ise, loğusa birisi ölürse, mezarını 40 gün açık bırakırlar. Bu gelenek, Erzurum yöresindeki bazı Alevîlerde de vardır. Bu adet, eski Şamanist geleneğinden kalma bir adettir. Aydın Tahtacıları, loğusayı korumak için bir ip veya beze 20 düğüm atarlar. Sonra bu 20 düğümü tekrar çözerler. Böylece loğusayı koruduklarına inanırlar. Ayrıca loğusanın başına kırmızı bağlanır.

Alevîlikte düşkünlük vardır. Daha önce belirlenmiş bazı ağır suçları işleyen kimseler düşkün sayılır ve toplumdan dışlanırlar. Moğollarda da benzer adet vardır. Kurban merasimine aynı kabileden olanlar katılabilirdi. Ağır suç işleyenler bu kurban merasimine katılamazdı. Kurban merasimine kabul etmemek, o kişiyi kabile topluluğundan kovmakla eşdeğerdi.

Oğuzlarda da zina etmek diye bir şey yoktu. Böyle bir suç işleyen birisi olursa, onu iki parçaya bölerlerdi. İdil Bulgarlarında da erkekler ve kadınlar birbirlerinden kaçmazlardı. Hatta nehirde bile beraber yıkanırlardı. Buna rağmen zina görülmezdi. Eğer içlerinden birisi zina edecek olursa, yere dört adet kazık çakıp, ellerini ve ayaklarını bu kazıklara bağlarlardı. Sonra o erkeği veya kadını boynundan başlayıp, uyluklarına kadar iki parçaya ayırırlardı. Hırsızlık ve oğlancılık yapanları da öldürürlerdi.

Zina suçu Alevî-Kızılbaş-Bektaşîlerde çok ağır bir suçtur. Her ne şekilde olursa olsun, bu suçu işleyen birinin işi bitmiş ve düşkün sayılırdı. Tahtacılar ise zina edeni yakmak sureti ile cezalandırırlardı. Mersin Tahtacılarından birisinin oğulları tarafından çam ağacına bağlanarak, yakıldığı çok meşhurdur.

İzmir’in Hortuna köyünden ve Karatekili Yörüklerinden olan Ahmet Ağa, gençliğinde böyle bir olaya şahit olduğunu anlatmıştır. Yine Aydın Söke’ye bağlı Sofular köyünde de zina yapan bir kadın çifte ile vurularak öldürülmüştür. 1970’li yıllarda Aydın’ın Kızılcapınar Köyü’ne seyyar sinema gelmiştir. Kızılbaş olan köy halkı “Çıplak ve öpüşme sahneli filmlerle çoluk-çocuğumuzun ahlâkını bozuyorsunuz. Hiç değilse bunu Ramazan Ayı’nda yapmayın” diyerek, sinemacıları köyden kovmuşlardır. Yani Eski Türklerde toplumsal ahlak nasıl sağlam ise, Alevî-Kızılbaş-Bektaşîlerde de aynen öyle sağlamdır.

 

YAZARDAN  
  Hiçbir oyunumda tarihten yola çıkmadım ben. Günümüzden yola çıktım. Günümüz olaylarıyla, kişileriyle, sorunlarıyla bir çağrışım uyandırdığı anda tarihe yöneldim. (…) Benim zaman içindeki çevrem, Kanuni Sultan Süleymanlara, simavnalı Şeyh Bedrettinlere, Gılgameşlere dek uzanıyordu. Ama insan aynı insandı. Onların kaygıları, düşünceleri, sorunları, yazgıları… Çok yanlış olarak tarihsel konulu oyunlar tarihle karıştırılır. Oysa tarih şaşmaz biçimde nesnel, oyun şaşmaz biçimde özneldir. Bir oyun yazarıyla, bir tarihçinin olaylara bakış açıları başkadır, yöntemleri başkadır. Amaçları başkadır. Başka başka bireşimlere gitmeleri doğaldır, olağandır, hatta kaçınılmazdır. …sanatçı bir şeyleri çözümlemek için yazmaz. (…) Sanatçı sergiler, düşündürür, yorumlamayı da seyir işine ya da okuyucusuna bırakır. Doğru çözüm sonradan doğru yorumlayanlardan gelir. * *: Orhan Asena’nın söyleşi ve yazılarından alıntılanmıştır. Kaynak: Nutku, Hülya-CUMHURİYETİN 75. YILINDA BİR YAZAR: ORHAN ASENA-T.C Kültür Bakanlığı Yay. Haz: Andaç, Feridun-AYDINLANMANIN IŞIĞINDA SANAT İNSANLARIMIZ IV- Papirüs Yay.







 
Reklam  
   
ZİYARETÇİ DEFTERİ  
 
 
İSTANBUL EFENDİSİ  
 




 
TARLA KUŞUYDU JULIET  
 



 
Bugün 6 ziyaretçi (49 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=