.
İÇERİK  
  ANA SAYFA
  İLETİŞİM
  KAYNAK KULLANIMI HAKKINDA
  SULTAN IV. MUSTAFA
  PADİŞAHLARIN EŞLERİ
  OSMANLI HANEDANI SOY AĞACI
  YENİÇERİ VE KAPIKULU SÜVARİLERİNİN İSYANLARINA İLİŞKİN BİR ANALİZ
  II.MAHMUD DÖNEMİ'NDE GİYİM KUŞAM
  II. MAHMUD
  OSMANLI KRONOLOJİSİ
  III. SELİM DEVRİNDE MUSÎKİ HAYATINDAN KESİTLER
  ALEKSANDER GREGOREVİÇ KRASNOKUTSK’UN GÜNLÜĞÜNDEN ALEMDAR MUSTAFA PAŞA VAKASI
  KABAKÇI MUSTAFA AYAKLANMASI
  KİMİ UNVANLAR, TABİRLER
  OSMANLI'DA MÜZİK
  DEVLET TEŞKİLATI
  ISLAHATLAR
  SENED-İ İTTİFAK
  OSMANLI ARMASI
  İLBER ORTAYLI'DAN MAHMUD, SELİM, SADRAZAMLAR PADİŞAHLAR...
  ORDU
  II.MAHMUD'UN MÜZİSYENLİĞİ
  OSMANLI DEVLET TÖRENLERİNİN TOPKAPI SARAYI’NDAN DOLMABAHÇE SARAYI’NA İNTİKALİ
  AYAN
  BAB-I ALİ YANGINI VE ALEMDAR VAK'ASI
  SIR KÂTİPLİĞİ VE RUZNÂME
  III. SELİM'İN SEHİD EDİLMESİ
  27 MAYIS DARBESİ VE TALAT AYDEMİR
  31 MART VAKASI
  TÜRK DARBELER TARİHİ
  KADIN HAYATINDAN AYRINTILAR
  ALEMDAR MUSTAFA PAŞA'NIN SADRAZAMLIĞI
  PAŞALIK MÜESSESESİ (avi)
  OSMANLI ORDUSU (video)
  HAREM (AVİ)
  OSMANLI PADİŞAHLARI (avi)
  BATILILAŞMA (avi)
  OSMANLI AİLESİ (avi)
  HUKUKSAL AÇIDAN SENED-İ İTTİFAK
  SENED-İ İTTİFAK YORUMU
  KİMİ MERASİMLER
  III. SELİM DÖNEMİ YENİLEŞME ÇABALARI
  HALININ TARİHİ
  19.yy'DAN BAŞLIKLAR
  SIRP İSYANI VE OSMANLI-RUS SAVAŞI
  III. SELİM DEVRİNDE NİZAM-I CEDİDİN ANADOLU'DA KARŞILAŞTIĞI ZORLUKLAR
  SENED-İ İTTİFAK'IN TAM METNİ
  SENED-İ İTTIFAK lLE MAGNA CARTA'NlN KARŞILAŞTIRILMASI
  FRANSIZ İNKILABI’NIN TÜRK MODERNLEŞME SÜRECİNE ETKİLERİ
  YENİÇERİ OCAĞININ KALDIRILIŞININ TAŞRADAKİ YANSIMASI
  TÜRK MODERNLEŞMESİNİN AMBİVALANT DOĞASI
  TÜRKİYE'DE BATILILAŞMA DEĞERLERİNİN ARAÇLAŞMASI
  OSMANLI YÖNETİCİLERİNDE ZİHNİYET DEĞİŞİMİ VE BATILILAŞMANIN BAŞLANGICI
  SARAY MÜZİĞİNDE YAYLI ÇALGILAR
  XIX.YY'DA İSTANBUL' DA SANAT VE MUSİKİ
  TOHUM VE TOPRAK YILLARINDA TÜRKİYE
  EDEBİYAT-TARİH-TİYATRO İLİŞKİSİ
  19.YY İLK YARISINDA KADIN GİYSİLERİ
  KEMAL TAHİR VE BATILILAŞMA
  TÜRKLERDE ÇERAĞ MUM VE ATEŞ
  ELEŞTİRİLER



  




																							
OSMANLI DEVLET TÖRENLERİNİN TOPKAPI SARAYI’NDAN DOLMABAHÇE SARAYI’NA İNTİKALİ



OSMANLI DEVLET TÖRENLERİNİN TOPKAPI SARAYI’NDAN

DOLMABAHÇE SARAYI’NA İNTİKALİ

      * Dündar ALİKILIÇ

 

 

Özet:  Osmanlı düşünce yapısını ve devlet anlayışındaki incelikleri yansıtan en güzel örnekler, teşrifat usulleridir. İçte ve dışta devletin büyüklüğünü göstermek ve onu en iyi şekilde temsil etmek için teşekkül ettirilen teşrifatçılık, diğer manasıyla tören geleneği, Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar önemini korumuştur.

Törenlerin devlet ve toplum hayatında önemli bir yer tuttuğu bilinmektedir.

Saray ise Türk devletleri yapısında hâkimiyetin sembolü olmuştur. Bundan dolayı sarayda cereyan eden törenler en görkemli törenler olmuştur.

Osmanlı sarayının Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na intikalinde

ise devlet törenlerinin pek çoğu sürdürülmüş olmasına rağmen zamanla icra değişikliklerine uğramıştır.

Törenler, bir toplumun sosyo- kültürel hayatında önemli olan olayları ve günleri

anmak veya kutlamak için hazırlanan ve yapılan toplantılardır. Dolayısıyla siyasî tarih kadar, sanat ve kültür açısından da önemli olup, biçimleri ve nitelikleri bakımından kendi  çağlarına ışık tutmaktadırlar.

Toplantı ve merasimler, devletlerin ve toplulukların karakteristik yapılarının ortaya  konulduğu etkinliklerden olup devletlerin siyasî, ekonomik ve sosyal kudretleri ile orantılı biçimde organize edilmiştir. Tarihte diğer devletlerde olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin kültür tarihi içinde de törenler, hem içerik hem de şekil bakımından önemli bir yere sahiptir.

Osmanlı Sarayı, İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulan Yeni Saray’la (Topkapı Sarayı) birlikte kurumsallaşarak gelişmiştir. Saray, padişahın yaşadığı alan olmakla birlikte devletin de idare merkeziydi. Burada gündelik resmî işlerin yanı sıra, özel hayat da belli bir teşrifat çerçevesinde devam ederdi. 

Devlet idarî merkezinin Topkapı Sarayı’ndan Beşiktaş Sahil Saray-ı Hümayunu’na  (Dolmabahçe Sarayı) geçmesiyle birlikte saray protokolünde bazı değişiklikler meydana gelmiştir. Bu değişiklikler, hem saray- mekân açısından hem de güç- kuvvet açısından olmuştur.

1856 yılında Sultan Abdülmecid döneminde açılan Dolmabahçe Sarayı, Halife Abdülmecid Efendi’nin buradan ayrıldığı tarihe kadar  (1924) geçen altmış sekiz yılın otuz beşinde kullanılmış1, kısmen de olsa Osmanlının son altı padişahına ve son halifeye mekân olmuştur.

Osmanlı resmî törenleri içerisinde en önemlisi, Osmanlı Devleti’nin yapısına ve iktidar anlayışına işaret eden cülus törenleridir.2 Hükümdarın cülusu ve ona biat işlemleri kültürel, politik ve protokol bakımlarından değerlendirilebilir. Birinin yöneticiliğini benimsemek anlamında kullanılan biat, cülusun tamamlayıcı unsuru olup, hükümdara yapılan sadakat ve itaatin göstergesidir.

Osmanlı Devleti’nde cülus merasimi yaptıran ilk padişah II. Murad’dır.  İstanbul’un fethinden sonra bu merasim, kanunnamelerle belirlenerek Topkapı Sarayı’nda Bâbüssaâde önünde yapılmaya başlanmıştır. Topkapı Sarayı’nda cülus ve bayram gibi herkesin katıldığı törenlerde, taht Hazine Odası’ndan çıkarılıp Bâbüssaâde önüne kuruluyor, tören Bâbüsselâm ve Bâbüssaâde arasındaki Alay Meydanı denilen ikinci avluda yapılıyordu. 

Cüluslarda tahta çıkacak olan padişah, önce Hırka-i Saadet Dairesi’ne gider, iki rekât namaz kılıp, dua eder3 ve Has Odalıların biatlarını kabul ettikten sonra cülus töreni için dışarı çıkardı.4 

XIX. yüzyılın ikinci yarısından XX. yüzyıla kadar icra edilen cülus törenlerinde klasik dönemin geleneği olan Hırka-i  Şerif ziyareti ve tahta oturup saray ve devlet erkânının biatını kabul etme ritüelinden sonra merasimler, Dolmabahçe Sarayı’nda devam ederdi. Dolmabahçe Sarayı’nda ilk cülus merasimi Sultan Abdülaziz için yapılmıştır.

Sultan Abdüaziz’in ilk saltanat yıldönümünde Fuat Paşa marifetiyle Osmanlı sultanının cülus ve veladet günlerinin umumi bir tebrik töreniyle resmen kutlanması kararlaştırılmış,

böylece yabancı elçilerin ve Osmanlı tebaası dinî liderler ve erkânın da törenlere katılması

sağlanmıştı.5 

Sultan II. Abdülhamid’in biat törenine katılacakların kapsamı iyice genişletildi.

Sultan Abdülhamid, önce Topkapı Sarayı daha sonra da Dolmabahçe Sarayı’nda devam eden biat töreninde tahttan hiç kalkmadan tarikat şeyhlerinin, ilmiyeden ve binbaşı rütbesine kadar berriye ve bahriyeden olanlar ile mülkiyeden rütbe-i saniye’ye kadar olanların biatlarını kabul etti. Eski cüluslarda gayrimüslim cemaat reisleri cülustan birkaç gün sonra tebriklerini sunmak için saraya gelip huzura çıkardı. Sultan Abdülhamid’in cülusunda ise gayrimüslim cemaat reisleri biatın bir parçası sayılabilecek  şekilde Dolmabahçe Saray’ındaki bu törene ilk kez katıldıkları görülmektedir. Ayrıca yine ilk kez Dersaadet’teki banka direktörleri ile yerli ve yabancı bankerlerden de biat alındı.6 Sultan Abdülhamid’in biat töreni, böylece kozmopolit hale gelen ilk tören oldu. Yeni sultanın cülusu, Hariciye Nezareti tarafından resmen kendilerine bildirildi, daha sonra huzura çıkarak tebriklerini sundular.

Yeni sultanın cülusundan sonra saray bendegânı yeniden tayin edilirken, Valide

Sultan da törenle saraya taşınır, burada yeni sultan tarafından karşılanırdı.7 Topkapı Sarayı

devamlı oturulan sarayken, yeni sultan tahta çıktığında eski sultanın validesi ile onun

erkânı Bayezid’deki Eski Saraya gönderilirdi.8 Saray Dolmabahçe’ye taşınınca, Topkapı Sarayı aynı amaçla kullanılmaya başlandı.

Osmanlı saray törenlerinin en önemlisi olan cülus töreninin tamamlanabilmesi için

gerekli olan başka bir tören “Taklid-i Seyf” denilen Kılıç Kuşanma Merasimi idi. Kılıç

Kuşanma ve Kılıç Alayı, Osmanlı padişahlarının hükümdar oluşlarıyla ilgili cülus ve biat gibi törenlerin son halkasını teşkil ettiğinden, çoğunlukla tahta oturduklarının ikinci ile

yedinci günü arasında yapılırdı.9 Bu âdet ve anane bazı İslâm devletlerinde olduğu gibi

Osmanlılarda da, bilhassa XVII. yüzyıldan itibaren kanun olduğundan saltanatın sonuna kadar devam etmiştir.  İstanbul’daki Kılıç Kuşanma törenlerinin şekillenmesinde Fatih Sultan Mehmed’in büyük rolü vardır. İstanbul’un fethinde keşfedilen Ebâ Eyyüb El-

Ensarî’nin kabri üzerine bir türbe ve yanına da bir cami yaptırıldıktan sonra, teberrüken

burada hocası Akşemseddin tarafından kendisine kılıç kuşatılmıştır. Bundan sonra Osmanlı sultanlarının Ebâ Eyyüb El- Ensarî’nin türbesinde kılıç kuşanmaları bir kanun ve kaide haline gelmiştir.10 

Padişahlar kılıç kuşanmaya kara yoluyla gittikleri gibi deniz yoluyla da giderlerdi.

Deniz yoluyla gidilmişse kara yoluyla dönülürdü. 19. yüzyılın ortasında saray

Dolmabahçe’ye taşınınca, kara güzergâhının sapa kalması yüzünden Eyüp’e hep denizden

gidildi. Dönüşte de yine eskisi gibi Topkapı Sarayı’na kadar karadan gidiliyor, oradan

tekrar denizden Dolmabahçe Sarayı’na geçiliyordu. Bu törende İstanbul halkının padişahı görmesi önemli bir olaydı. Deniz yoluyla dönüşte, gemilerden top atılmak suretiyle Kılıç Kuşanma merasimine iştirak edilmiş olunurdu.11 

Denizden gidişlerde padişahın saltanat kayığına binmesi âdet iken sadece Sultan

Mehmed Reşad Dolmabahçe’den Eyüp’e kadarki deniz yolunu vapurla kat etmiştir.12

Sultan Vahideddin’in töreninde de şehzadeler ve damatlar sarayda toplanıp Söğütlü vapuruyla Eyüp’e doğru yola çıkmış, padişah iki yaveriyle beraber on çifte saltanat kayığı ile Eyüp’e gitmeyi tercih etmişti. Sultan II. Abdülhamid’in kılıç kuşanmasının ise son devrin en ihtişamlı törenlerinden biri olduğu söylenebilir. Sultan Abdülhamid Dolmabahçe

Sarayı’ndan yola çıktığı saray önünden yedi pare top atışı ile bildirilince, önce

Sarayburnu’ndaki bir gemiden ve daha sonra Haliç’te dizilmiş Osmanlı vapurları ile

Avusturya, Almanya ve Fransa bandıralı gemilerden de top atışları başlamıştı.13 

Sultan Abdülmecid ile başlayan sefirler saltanatının Kılıç Alayı’na da bir yenilik

getirdiği görülmektedir. Dersaadet’teki bütün sefirler ve maslahatgüzarlar  “madamları ve taallükatlarıyla” beraber, davetiyeyle geldikleri tören için nazırlardan ve diğer araba sahiplerinden ödünç alınan iki ve dört atlı arabalarla iskelede karşılanıyor, kendileri için kurulan özel çadırda yemeklerini yedikten sonra, alayı seyredebilecekleri tribünlerde yerlerini alıyorlardı.14 

Osmanlı Devlet törenlerinin en önemlilerinden biri de elçi kabulüydü. Osmanlı Devleti, ülkeler arası ilişkilerde ilk kez XVII. yüzyılda daimi elçi bulundurmuştur.

Elçiliklerin Beyoğlu yakasına yerleşmeleri ise, 1630–1646 yılları arasında olmuştur.15

Doğudan Buhara, Hindistan ve özellikle İran’dan gelen elçiler Üsküdar’da16, karayolu ile gelen Osmanlı  sınırına girdikleri yerde, gemiyle gelenler sultan adına divan-ı hümayun tercümanı tarafından Kal’a-i Sultaniyye’de (Çanakkale)  karşılanırdı.17 

Elçinin büyük ve orta elçi oluşuna göre kabul merasimi değişirdi. Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na intikal eden törenlerde olduğu gibi, elçi kabulünde de

farklılaşma gözlenir. Büyükelçiler eğer Dolmabahçe Sarayı’na arabayla gelirlerse, saltanat kapısından içerideki binek taşına kadar girebilirlerdi. Elçi eğer denizden gelirse, deniz tarafındaki ana kapıdan saray bahçesine girerdi. Burada elçiye bir bölük asker ile bir bando selâm durur, elçinin devlet marşı çalınırdı. Büyükelçi sarayın içinde kendisini karşılayan hademe-i hassa ile yaverân tarafından hiç bekletilmeden huzura alınırdı. Elçinin padişahla görüşmesi sırasında odada serkarîn, mabeyn başkâtibi, diğer mabeynci ve kâtiblerin bir kısmı ile hariciye nazırı ve teşrifatçısı, divan-ı hümayun tercümanı (daha sonraları teşrifat-ı

umumiye nazırı) büyük üniformalarıyla hazır bulunurlardı. Elçi daha önce metnini teslim

ettiği nutkunu irad eder, nutuk bizzat hariciye nazırı tarafından padişaha tercüme edilirdi.

Bunun üzerine elçi itimatnamesini padişaha takdim eder ve padişah da teşrifatçı beye

verirdi. Bu sefer hünkâr elçiye cevaben bir konuşma yapar, bu nutuk da yine nazır paşa

tarafından elçiye tercüme edilirdi. Bunun üzerine elçi, sultandan alacağı izin üzerine

maiyetini takdim ederdi. Padişah, kabul merasiminin bittiğini bir iki adım geri çekilerek

belli eder, elçi ve maiyeti huzuru terk ederlerdi.

Sultan Abdülaziz döneminden itibaren elçilerin topluca huzura gelip bir vesile ile de

padişahın yeni yılını tebrik etmeleri görülmüştür. Bu kabullere elçiler sefaret

mensuplarıyla beraber gelebiliyorlardı. Kabul sırasında en kıdemli elçinin sultanı tebrik

için yapacağı konuşmanın metni daha önceden gayri resmi olarak mabeyne gönderilirdi.

Tebrik günü arabalarıyla Dolmabahçe’ye gelen büyükelçiler saray bahçesindeki binek

taşına kadar gelebiliyor, diğerleri kapının önünde arabalarından iniyorlardı. Kahve ve

sigara ikramından sonra, divanhanenin sol tarafında kıdemlerine göre elçiler, sol tarafında mabeyn kâtibleri, mabeyn müşiri, serkurenâ ve yaverân yerlerini alıyor, sonra hünkâr yanında sadrazam, hariciye nazırı ve divan tercümanı olduğu halde salona giriyordu.

Padişah kıdemli elçinin nutkuna cevaben bir konuşma yapıyor ve daha sonra her elçinin

tek tek hatırını sorduktan sonra salondan çıkıyordu.18 Aynı vesile ile Sultan Abdülhamid’in huzurunda yapılan törende, bütün vekiller, elçiler ve cemaat reisleri tebrike gelirdi.

Sultan Mehmed Reşad zamanında büyük ve orta elçilerin itimatname teslimleri için

huzura kabulleri bir nizamnameyle tespit edildi. Bu nizamnameye göre elçi önce Hariciye Nezareti’ne başvuracak, sonucuna göre davranılacaktı. Eğer elçi kabul edilecekse, sefaretten teşrifat muavini ve bir diğer teşrifat memuru tarafından alınacak, önünde ve arkasında hassa alayı çavuşlarından ikişer süvari olduğu halde dört atlı saray arabasıyla saraya getirilecekti. Alay Dolmabahçe Sarayı’nın büyük kapısında bir bölük hassa askeri tarafından karşılanacak, bu arada mızıka elçinin devlet marşını çalacaktı. Teşrifat muavini ile memuru, elçi ile maiyetine saraya kadar eşlik edecekler, kendileri alt katta hademe-i hassa ve ardından birinci katta teşrifat müdir-i umumisi tarafından karşılanıp kabul salonuna alınacaklardı. Padişahtan çıkan izin üzerine elçi ile tercümanı huzura girecekler,

Hariciye Nazırı kendisini padişaha takdim edecekti. Elçi itimatnamesini teslim ettikten

sonra, yine alacağı izin üzerine maiyetini takdim edecek, ancak huzurdan çıktıktan sonra, Süferâ Salonu’na geçilecek ve burada dinlenecekti. Orta elçilerin kabulü de,

sefarethaneden iki atlı arabayla alınmak gibi teşrifat farkları dışında aynı idi.19 

Padişahın yabancı elçilerle görüşmeleri, üst katta Süferâ Salonu’na deniz tarafından

bitişik büyük bir odada yapılmaktaydı. İmparatorluğun ihtişamının olabildiğine verilmeye çalışıldığı son derece süslü olan bu oda, tezyinat ve teşrifinde kullanılan kırmızı renkten dolayı “ Kırmızı Salon” olarak anılmaktaydı.20 

Osmanlı sarayında cülus tebriklerinden sonra en ehemmiyetli merasim Ramazan (İyd-i fıtır) ve Kurban (İyd-i edhâ)   bayramlarında yapılan tebrikler idi.21 “Muayede

Töreni” ya da “ Bayram Alayı” program bakımından XV. yüzyıl sonlarından XIX. yüzyılın

ikinci yarısına kadar hiç değişikliğe uğramadan uygulanmıştır.22 Fakat padişahın

Dolmabahçe Sarayı’na taşınmasıyla pek çok törende olduğu gibi Muayede törenlerinde de değişiklik olmuştur. Müslümanların halifesi olan padişahlar ve harem halkı, bayram

tebriklerinde son derece titizlik gösterirlerdi. Dolayısıyla bayramdan bir hafta önce

haremde bir hareketlilik başlar, daireler temizlenir, yeniden döşenir, yeni elbiseler,

giyecekler ve takımlar alınırdı.23

Sultan Abdülmecid Dolmabahçe Sarayı’na taşındıktan sonra bayram merasimlerinin

icra yeri değişmemiştir. 1867’ye kadar Topkapı Sarayı’nda büyük bayramlaşmanın

yapıldığı yer hala Bâbüssaade’nin önü ve Sultan Ahmed Camii de bayram namazının

kılındığı camiydi.24 1867’den sonra artık muayede törenlerinin mekânı Dolmabahçe

Sarayı, bayram namazı için tercih edilen cami ise saraya yakın camilerden biri oldu. Son

dönemlerde bayram namazı genellikle Beşiktaş’taki Sinan Paşa Camii’nde kılınırdı.

Törenler Dolmabahçe Sarayı’na taşınınca ilk yıllarda buraya yabancı seyirci

alınmadı. Fakat sonraki yıllarda muayede salonunun üst tarafındaki localardan biri elçilere ve diğer önemli misafirlere tahsis edildi. Bayram günü locaya girebilmek ancak daha önceden sağlanan bir davetiyeyle mümkündü.25 

Padişah namaz için önce alayla camiye gitip bayram namazını  kılıyor, yarım saat

sonra aynı alayla Dolmabahçe Sarayı’na dönüyordu. Bayram alaylarında saltanat arabası dört atlı olurdu. Padişah bu arabayla Dolmabahçe Sarayı’nın yalnız padişahlara mahsus olan saltanat kapısından geçer, Mabeyn Dairesi’ne girerdi. Hareme ait arabalar padişahtan sonra Harem Kapısı’ndan saraya girmiş olurdu.26 

Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu geniş ve yekpare mekânı dolayısıyla kalabalık

bir kitlenin katıldığı törenlerin düzenlenmesine elverişli bir yerdi. Dört ana sütun üzerinde

yükselen kubbesi, her türlü sesin yankılandığı bir akustiğe sahipti. Dört ana sütundan başka

dekoratif amaçlı elli altı sütun, salonun köşelerinde odalar ve koridorlar vardır. Kubbeden dört buçuk ton ağırlığında görkemli bir billur avize sarkar. Törende padişahın oturacağı taht bayramdan iki gün önce teşrifat-ı umumiye nazırı marifetiyle kapalı bir arabanın içinde ayrı parçalar halinde Topkapı Sarayı’ndan27 Dolmabahçe Sarayı’na getirilir, burada birleştirilerek muayede salonunun kara tarafına yerleştirilir ve törenin akışını düzenleyecek olan halılar serilirdi.

Muayede Salonu‘na padişahın girmesinden önce salonda bulunması gerekenler yerlerini alırlardı. Hanedan mensubu olanlar tahtın arkasında birinci sırayı, damatlar ikinci sırayı oluştururdu. Yaverân, mabeyn kâtibleri ve bendegân, tahtın sağ ve sol tarafında yerlerini alır, saray harici diğer erkân da teşrifattaki yerlerine göre salonda yer alırlardı. Ulema padişahın sol tarafında, vezirler ve diğer mülkî ve askerî erkân sağ tarafında yer tutarlardı. Tahtın karşı tarafına ve salona açılan koridorlara, tören boyunca kıpırdamadan duran hademe-i hassa ile silahşorlar ve zabitler dizilirdi. Elçiler ve muayedeye katılma hakkına sahip yabancı misafirler, teşrifatçılar tarafından derecelerine göre genellikle hanımlar ön tarafa, beyler arka tarafta yer almak üzere muayede salonunun üstündeki açık localara oturtulurdu. Harem Dairesi’ndeki kadınlar da karşı kapalı locada otururdu. Tören, padişahın salona girmesiyle başlardı. Mızıka-i Hümayun tören müddetince hiç durmadan (sadece şeyhülislamın duasında dururdu) marşlar çalardı.28 Teşrifat dâhilindeki bütün zevatla bayramlaşan padişah iki saatlik tören sonunda dairesine çekilerek dinlenirdi.

Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan törenlerden biri de Mevlid Kandili münasebetiyle yapılan törenlerdir. Hazreti Muhammed’in doğum günü olarak kabul edilen hicri Rebiyülevvel ayının on ikinci günü olan pazartesi günü, Osmanlı Devleti’nde resmi törenle kutlanan önemli günlerden birisi idi.29 Hazreti Muhammed’in doğduğu geceye tesadüf eden mübarek gecede bir takım naatlar, münacaat ve kasideler okutturmak âdeti öteden beri İslâm memleketlerinde tatbik edilen bir usul idi.30

Mevlid III. Murad devrinden itibaren, 996 / 1590 senesinde, resmen Osmanlı imparatorluk teşrifatında yer aldı ve halk nazarında gittikçe artan bir rağbet kazandı. Hatta daha sonraları âdeta bir bayram mahiyetini aldı.31Mevlid Alayları bayram alaylarıyla aynı düzeyde olurdu. Merasimler ise İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya Camii’nde, sonraları Sultan Ahmed Camii’nde yapılmıştır.

XIX. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte mevlid töreni için Dolmabahçe Sarayı’na yakın camiler tercih edilmiş, hatta mevlid merasimi sarayda bile icra edilmiştir. Sultan Reşad döneminde bu vesileyle Beşiktaş Sarayı ( Dolmabahçe Sarayı ) hazırlanmıştır. Dolmabahçe Sarayı’nın mabeyn salonlarından birinde, Harem-i Hümayun’un dahi istifade etmesi için Sultan Reşad’ın emriyle kafes kurulmuştur. Salonun ortasında camilerde olduğu gibi mevlidhan için kürsü kuruldu. Mevlidi münavebeli okuyan üç mevlidhan getirilmişti. Padişah okunan Kur’ân-ı kerime hürmeten merasimde alçak bir sedirde ( kanepe) oturdu. Yanındaki minderin üzerine veliaht ve şehzadegân otururlardı. Saraydaki bu merasime vükela da davetli olurdu. Enderun hizmetlileri önce padişaha sonra diğer misafirlere gül suyu, şerbet ve şeker takdim ederlerdi. Kafes arkasında bulunan Harem-i Hümayun’a dahi aynı şekilde tevziat yapılırdı. Salonun bu kısmında yani haremin bulunduğu yerde mukabil taraftan görülmemesi için elektrik ya da ışık yakılmazdı. Bu dini merasimin sonunda, padişah bir müddet Baş İmam’la konuştuktan sonra Harem’e avdet ederdi. Mevlidhanlarla müezzinlere icab eden ihsan-ı şahane Seccadecibaşı tarafından verilirdi.32

Osmanlı devlet törenlerinden biri de yarı resmi sayılan “Cuma Selâmlık Resm-i Âlîsi” idi. Osmanlı padişahlarının katıldıkları sayılı törenlerden olması hasebiyle, her Cuma günü Cuma namazında yapılan bu tören, padişahlığın ve halifeliğin alameti sayılmıştır. Osmanlı padişahlarına Anadolu Selçuklu sultanlarından geçmiş olan bu tören, çeşitli değişiklikler geçirmiş olmakla birlikte, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına kadar uygulanmıştır.33 Hükümdar-halk bütünleşmesini sağlayan Cuma Selâmlığı, sadece merasim ve dini yönüyle değil hukuki, sosyal ve kültürel açılardan da büyük önem taşımaktaydı.34

Cuma namazının cemaatle ve güvenli bir ortamda camide kılınması, hutbe dinlenmesi farzdır. Bu nedenle Osmanlı Kanunnâmelerinde Cuma namazı için ayrıca kurallar konmamıştı. Osmanlı padişahlarının, hükümdar, halife ve Müslüman birey olarak camide Cuma namazı kılmaları gerektiğinden bütün padişahlar, hastalık ve özel durumlar dışında bu kurala uymuşlardı. Gidiş ve dönüşte askerî olan bu tören, ancak camide dinî bir mahiyet alırdı.

XIX. yüzyıla kadar Selâtîn Camileri’nde olan bu tören bu yüzyıldan sonra sahil camilerinin pek çoğunda olmuştur. Padişahların uzak camilere gidiş gelişlerinde devlet erkânı teker teker hükümdara yaklaşarak devlet meselelerini görüşüp müzakere ederlerdi.35 Son dönem Cuma Selâmlıkları’nda ise yabancılara cami etrafında alayı rahat seyredebilecekleri yerler ayrılmaya başlandı. Padişah camiye gelmeden önce birkaç araba harem hanımlarını getirir, Mızıka-i hümayunun padişahın geldiğini haber veren marşı çalmasıyla tören başlamış olurdu.36

Padişah karayoluyla at üstünde ya da (sahildeki bir camiye) saltanat kayığı ile gelirdi. Son dönemlerde atlı arabayla gelmeleri sıkça görülmüştür. Caminin bahçesinde padişaha arzuhalleri olanlar bunları havaya kaldırarak belli ederlerdi. Arzuhaller bir görevli tarafından toplanır, bu arada ezan okunmaya başlardı. Namazı kılmak üzere camiye giren padişahla birlikte bu tören sona ermiş olurdu. Cuma namazından sonra saraya dönüşte tören olmaz, alelade bir gidişle saraya dönülürdü. Hatta Sultan II. Abdülhamid dönüş yolunda atlı arabayı kendisi sürerdi.37

Osmanlı devlet törenlerinden biri de Hırka-i Şerif Ziyareti idi. Yavuz Sultan Selim tarafından 1517 yılında Mısır’dan getirilen Hırka-i Saadet, hususî yapılan Has Oda’da muhafaza edilmekte idi.38 Ramazan ayının on beşinde ziyaret edilmesi âdet idi.39 Bu âdet Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar devam etmiştir.

Daha önceleri Hırka-i saadet ziyareti tamamen saray içine özgü bir merasimdi. Fakat padişahlar Topkapı Sarayı’ndan başka saraylarda kalmaya başlayınca, merasimin başına bir alay eklenerek, kısmen halka açık törenler arasına dâhil edildi. Alay, ya önce sahil yolundan sonra Galata köprüsü üzerinden geçerek saraya ulaşıyor ya da Beşiktaş iskelesinden deniz yoluyla Sirkeci’ye geçen padişahı burada karşılayarak Topkapı Sarayı’na varıyordu.40

Alay, genellikle öğle namazının kılındığı Ayasofya Camii’ne vaktinde varılacak şekilde düzenleniyordu. Topkapı Sarayı’ndaki merasim ise klasik dönemdeki törenlere benzerdi. Törene katılacaklar saraya gelip Enderun-ı Hümayun dairesinde padişahın gelişini beklerdi. Padişahın Hırka-i Saadet Dairesi’ne girmesinden sonra, imamların okuduğu Kur’ân-ı Kerim’le birlikte Hırka-i Şerif mahallinin önünde olan padişah kendi eliyle sandukayı açardı. Bir önceki sene konan büyük destmalı kaldıran padişah Hazine-i Hümayun Kethüdası’na teslim ederek yenisini örterdi.41 Sonra hırka çıkarılır ve padişahın izni ile ziyaret başlardı. Hırkayı önce padişah öper, yüz ve gözlerini hırkaya sürerek, Resulullah’ın şefaatini dilerdi. Akabinde padişah ayakta olarak Hırka-i Saadet’in başında beklerdi. Bundan sonra Sadrazam ve Şeyhülislâm başta olmak üzere devlet erkânının Hırka-i Şerif’e yüz sürmelerine izin verilirdi. Devlet erkânının ziyaretinden sonra Harem halkı ile beraber saray mensupları Hırka-i Şerif’i ziyaret ederek, padişahın önünden geçerken, hünkâr herkese birer adet tülbent hediye ederdi.42

Osmanlı devlet törenlerinin Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na intikal eden ananevî törenlerinden biri de Surre ihracında yapılan tören idi. Osmanlı padişahları Yavuz Sultan Selim’den itibaren kendilerini “Halife” yani peygamber vekili ve bütün İslâm âleminin manevî lideri saymalarının yanı sıra, aynı zamanda Mekke ve Medine’ye duydukları hürmetin bir ifadesi olarak da “ Hâdimü’l Haremeyn-i’ş- Şerîfeyn” unvanını almışlardı. Bundan sonra da Osmanlıların Mekke ve Medine’ye göndermeye başladıkları “Surre” denilen iânenin her yıl muntazam olarak gönderilmesi usûl haline getirilmiştir.43

Osmanlı Devleti’nde hac ile ilgili törenler, hükümdarın konumu, zafer kazanma yeteneği ve hanedanın sürekliliğini vurgular; tebanın kolayca izleyebileceği biçimde ve törenlerin büyük bir bölümünü halk seyredebilirdi.44

Osmanlı başkentinden Mekke’ye giden hediyeler içindeki Kâbe örtüsünün hazırlanması dinî bir tören gibiydi. Bu tören Dolmabahçe Sarayı’nda Şa’ban ayının on dördüncü günü Harem-i Hümayun’da, padişahın bulunduğu daireye bakan pencerenin önünde cereyan ederdi.45

Surre keselerinin ve armağanlarının konulması için yapılan ve “ Mahmil-i Şerif” denilen bu örtü Darüssaâde Ağası’nın önderliğinde, baş imam ve diğer ağaların tekbir getirerek Harem’e teslim etmesi ile başlardı. Bu teslim töreninden sonra, Harem’deki kadınlardan bir kısmı devamlı Kur’ân-ı Kerîm okur, genç saraylılar ise başlarında ipekli başörtüleri ile Kâbe örtüsünü “ustufa” denilen simli kumaşlarla kaplarlardı. Kumaşı birbirine birleştirmek için gümüş toplu iğneler kullanılır ve bu işlem esnasında sürekli tekbir getirilirdi.46 Padişah, veliaht, bazı şehzadeler ve sultanlar Mekke ve Medine ahalisine hediyeler göndererek, bunları götürecek olan mahmile koyarlardı. Padişahın gönderdiği kumaş hediye en üst kısma, sonra diğer kumaşlar sırası ile Mahmil-i Şerif’e sarılırdı. Padişah oturduğu pencereden bütün bunları zevk ve istiğrak içinde seyrederdi.

Mahmil-i Şerif’in hazırlanması akşama kadar devam ederdi. O gece Mahmil-i Şerif Harem’de kalır, saraylılar sabaha kadar onu nöbetle beklerlerdi. Sabah olunca bir gün evvel gelen kafile tekrar Harem’e girer, Mahmil-i Şerif’i tekbirlerle alıp götürürdü. Padişaha vekâleten Baş imam Mahmil-i Şerif’i hazırlanan devenin üzerine tekbir getirerek koyar, ikinci deveye hediyeler yükletilir ve bu suretle alay saraydan hareket ederdi.

Evkaf Nazırı’nın riyasetindeki memurlardan mürekkep bir heyet tarafından Beşiktaş İskelesi’nde ayrıca bir merasim yapılır, bu merasimi uzaklardan görmeye gelen ahali ile kafile sokaklara dalardı. Alayın Üsküdar’a hareketini bildiren yüz bir pare top da, bütün şehir halkına bunu ilân ederdi.47

Sonuç olarak; Türk devlet hayatında tören geleneği çok eskilere dayanmaktadır. Bu geleneği Osmanlı Devleti de büyük bir ihtişamla sürdürmüştür. Teşrifat defterleri ve tören programları incelendiğinde hükümdarların bu törenlere çok önem verdikleri, bunda da imparatorluğun debdebesini ve kudretini aksettirmek istedikleri görülmektedir.

Osmanlı düşünce yapısını ve devlet anlayışındaki incelikleri yansıtan en güzel örnekler teşrifat usulleridir. İçte ve dışta devletin büyüklüğünü göstermek ve onu en iyi şekilde temsil etmek için teşekkül edilen Teşrifatçılık, Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar önemini korumuştur.

Törenlerin devlet ve toplum hayatında önemli bir yer tuttuğu bilinmektedir. Saray ise Türk devlet yapısında hâkimiyetin sembolü olmuştur. Bu vesileyle sarayda cereyan eden törenler en görkemli törenler olmuştur. Osmanlı Sarayının Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na intikalinde ise devlet törenlerinin pek çoğu eski geleneğin devamı olarak sürdürülmüş, bununla birlikte mekân ve zaman değişiklikleriyle bazı törenlerde muhteva olarak değişme olmuştur. Değişen yüzyıllarla beraber Osmanlı saray törenlerinin de değişikliğe uğraması makul karşılanmış ama temelindeki düşünce her zaman aslını muhafaza etmiştir.

 

 

 

 

 

DİPNOTLAR:

*Yrd. Doç. Dr. Atatürk Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü Arşivcilik Anabilim

Dalı Erzurum (İletişim: dalikilic@yahoo.com). 

1 Metin Sözen, “ Dolmabahçe Sarayı”  DİA IX, İstanbul 1994, s. 505

2 Dündar Alikılıç, XVII. Yüzyıl Osmanlı Saray Teşrifatı ve Törenleri, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler

Enstitüsü, Erzurum 2002, s. 26

3 BOA. C.SM( Cevdet- Saray) Nr.659

4 Aziz Berker, “Teşrifatî Naim Efendi Tarihi” TV. II/ 8, Ankara 1942, s. 171

5 Hakan T. Karateke, Osmanlı Devletinin Son Yüzyılında Merasimler, İstanbul 2004, s. 40

6 Basiret, 18 Şa’ban 1293/ 7 Eylül 1876

7 Eremya Çelebi Kömürciyan, XVII. Asırda İstanbul, İstanbul 1998, s. 163

8 Hans George Majer, “ The Harem of MustafaII ( 1695–1703 )”  Osmanlı Araştırmaları XII, İstanbul 1992,

s.441;  Selânikî Mustafa Efendi, Tarih-i Selânikî II, ( haz. Mehmet İpşirli) Ankara 1999, s. 436

9 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Saray Teşkilatı, Ankara 1988, s.194

10 Silahdâr Fındıklılı Mehmed Ağa, Silahdâr Tarihi II, İstanbul 1928, s.579;  BOA. C.SM, Nr. 29

11 Aziz Berker, “Teşrifatî Naim Efendi Tarihi” TV II/8, Ankara 1942, s. 150

12 Sâfiye Ünüvar, Saray Hâtıralarım, İstanbul 2000, s.105

13 Hakan T. Karateke, Osmanlı Devletinin Son Yüzyılında Merasimler, s. 67

14 BOA. C.SM. Nr. 6636

15 Robert Montran, XVI. Ve XVII. Yüzyıllarda İstanbul’da Gündelik Hayat ( çev. Mehmet Ali Kılıçbay)

İstanbul 1991, s. 135

16 Metin And, “Elçilikler ve Elçiler” HTM III, İstanbul 1970, s. 38

17 Defter-i Teşrifat, İÜ. TY.8894, s. 35; BOA. BEO. Sadaret Defteri 367, s. 38

18 Defter-i Teşrifât, s. 57

19 Takvim-i Vekâyi, 5 Şa’ban 1329/ 31 Temmuz 1911

20 Metin Sözen, “Dolmabahçe Sarayı” DİA IX, İstanbul 1994, s. 506

21 Albert Howe Lybyer, Kanuni Sultan Süleyman Devrinde Osmanlı İmparatorluğunun Yönetimi ( çev.

Seçkin Cılızoğlu ) , İstanbul 2000, s. 127

22 Necdet Sakaoğlu, ”Bayram” İSA III, İstanbul 1994,s. 99

23 Çağatay Uluçay, Harem II, Ankara 1992, s. 163- 164

24 BOA. A. TŞF. 30/74

25 Hakan T. Karateke, Osmanlı Devletinin Son Yüzyılında Merasimler, s. 81

26 Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid, Ankara 1984, s. 78

27 Sâfiye Ünüvar, Saray Hâtıralarım, s. 97

28 Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid, s. 79

29 Recep Ahıshalı, Reisülküttâblık, İstanbul 2001, s. 273

30 Ali Seydi Bey, Teşrifat ve Teşkilatımız, İstanbul (?), s. 151

31 Necla Pekolcay; “Mevlid” İA VIII, İstanbul 1979, s. 173  

32 Sâfiye Ünüvar, Saray Hâtıralarım, s. 103

33 Necdet Sakaoğlu, “Cuma Selâmlığı” Türk Ansiklopedisi IX, Ankara 1963, s. 258

34 Mehmet İpşirli, “Cuma Selâmlığı” DİA VIII, İstanbul 1993, s. 90

35 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kapıkulu Ocakları I, Ankara 1988, s. 528

36 Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid, s. 62

37 Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid, s. 63

38 Abdurrahman Şeref “Topkapı Sarayı Hümayunu” TOEM, cüz.6–7, s. 404

39 Çeşmî-zâde Mustafa Reşid, Çeşmî-zâde Tarihi, (haz. Bekir Kütükoğlu) İstanbul 1959, s. 77  

40 Hakan T. Karateke, Osmanlı Devletinin Son Yüzyılında Merasimler, s. 198

41 TSMA. E. 10166/2; BOA. KK. TD.676 Mü. 1, s.17

42 Sâfiye Ünüvar, Saray Hâtıralarım, s. 74

43 Gülden Sarıyıldız, “II. Abdülhamid’in Fakir Hacılar İçin Mekke’de İnşa Ettirdiği Misafirhane” TED II, İstanbul 1994, s. 121

44 Abdülkerim Özaydın,“Hac” DİA XIV, İstanbul 1996, s. 399

45 Sâfiye Ünüvar, Saray Hâtıralarım, s. 87

46 Sema Ok, Harem Ağaları, İstanbul 1997, s. 101–102  

47 Sâfiye Ünüvar, Saray Hâtıralarım, s. 88  

 

KAYNAKÇA

ABDURRAHMAN ŞEREF, “Topkapı Sarayı Hümayunu” TOEM, cüz.6–7

ALİKILIÇ, Dündar, XVII. Yüzyıl Osmanlı Saray Teşrifatı ve Törenleri, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum 2002

ALİ SEYDİ BEY, Teşrifat ve Teşkilatımız, İstanbul (?) AHISHALI, Recep, Reisülküttâblık, İstanbul 2001

AND, Metin, “Elçilikler ve Elçiler” HTM III, İstanbul 1970, s. 20–25

BASİRET, 18 Şa’ban 1293/ 7 Eylül 1876

BERKER, Aziz, “Teşrifatî Naim Efendi Tarihi” TV II/8, Ankara 1942

BOA.( Başbakanlık Osmanlı Arşivi) A. TŞF. 30/74

BOA. BEO. Sadaret Defteri 367

BOA. C.SM. Nr.659

BOA. C.SM, Nr. 29

BOA. C.SM, Nr.6636

BOA. KK. TD.676 Mü? 1

ÇEŞMÎ-ZÂDE MUSTAFA REŞİD, Çeşmî-zâde Tarihi, (haz. Bekir Kütükoğlu) İstanbul 1959

DEFTER-İ TEŞRİFÂT, İÜ. TY.8894

EREMYA ÇELEBİ KÖMÜRCİYAN, XVII. Asırda İstanbul, İstanbul 1998

İPŞİRLİ, Mehmet, “Cuma Selâmlığı” DİA VIII, İstanbul 1993, s. 90-92

KARATEKE, Hakan, Osmanlı Devletinin Son Yüzyılında Merasimler, İstanbul 2004

LYBYER, Albert Howe, Kanuni Sultan Süleyman Devrinde Osmanlı İmparatorluğunun Yönetimi ( çev. Seçkin Cılızoğlu ) , İstanbul 2000

MAJER, Hans George, “ The Harem of Mustafa II ( 1695–1703 )” Osmanlı Araştırmaları XII, İstanbul 1992, s.431–444

MONTRAN, Robert, XVI. Ve XVII. Yüzyıllarda İstanbul’da Gündelik Hayat ( çev. Mehmet Ali Kılıçbay) İstanbul 1991

OK, Sema, Harem Ağaları, İstanbul 1997

OSMANOĞLU, Ayşe, Babam Sultan Abdülhamid, Ankara 1984

ÖZAYDIN, Abdülkerim,“Hac” DİA XIV, İstanbul 1996, s. 386-399

PEKOLCAY, Necla, “Mevlid” İA VIII, İstanbul 1979, s. 171–175

SAKAOĞLU, Necdet, ”Bayram” İSA III, İstanbul 1994,s. 99–101

SAKAOĞLU, Necdet, “Cuma Selâmlığı” Türk Ansiklopedisi IX, Ankara 1963, s. 258–259

SARIYLDIZ, Gülden, “II. Abdülhamid’in Fakir Hacılar İçin Mekke’de İnşa Ettirdiği Misafirhane” TED II, İstanbul 1994, s. 121–145

SELÂNİKÎ MUSTAFA EFENDİ, Tarih-i Selânikî II, ( haz. Mehmet İpşirli) Ankara 1999

SİLAHDÂR FINDIKLILI MEHMED AĞA, Silahdâr Tarihi II, İstanbul 1928

SÖZEN, Metin, “Dolmabahçe Sarayı” DİA IX, İstanbul 1994, s. 503–507

TAKVİM-İ VEKÂYİ, 5 Şa’ban 1329/ 31 Temmuz 1911

TSMA.( Topkapı sarayı Müzesi Arşivi) E. 10166/2;

ULUÇAY, Çağatay, Harem II, Ankara 1992

UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Kapıkulu Ocakları I, Ankara 1988

UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Devletinin Saray Teşkilatı, Ankara 1988,

ÜNÜVAR, Sâfiye, Saray Hâtıralarım, İstanbul 2000

 

 

 

 

 

 

YAZARDAN  
  Hiçbir oyunumda tarihten yola çıkmadım ben. Günümüzden yola çıktım. Günümüz olaylarıyla, kişileriyle, sorunlarıyla bir çağrışım uyandırdığı anda tarihe yöneldim. (…) Benim zaman içindeki çevrem, Kanuni Sultan Süleymanlara, simavnalı Şeyh Bedrettinlere, Gılgameşlere dek uzanıyordu. Ama insan aynı insandı. Onların kaygıları, düşünceleri, sorunları, yazgıları… Çok yanlış olarak tarihsel konulu oyunlar tarihle karıştırılır. Oysa tarih şaşmaz biçimde nesnel, oyun şaşmaz biçimde özneldir. Bir oyun yazarıyla, bir tarihçinin olaylara bakış açıları başkadır, yöntemleri başkadır. Amaçları başkadır. Başka başka bireşimlere gitmeleri doğaldır, olağandır, hatta kaçınılmazdır. …sanatçı bir şeyleri çözümlemek için yazmaz. (…) Sanatçı sergiler, düşündürür, yorumlamayı da seyir işine ya da okuyucusuna bırakır. Doğru çözüm sonradan doğru yorumlayanlardan gelir. * *: Orhan Asena’nın söyleşi ve yazılarından alıntılanmıştır. Kaynak: Nutku, Hülya-CUMHURİYETİN 75. YILINDA BİR YAZAR: ORHAN ASENA-T.C Kültür Bakanlığı Yay. Haz: Andaç, Feridun-AYDINLANMANIN IŞIĞINDA SANAT İNSANLARIMIZ IV- Papirüs Yay.







 
Reklam  
   
ZİYARETÇİ DEFTERİ  
 
 
İSTANBUL EFENDİSİ  
 




 
TARLA KUŞUYDU JULIET  
 



 
Bugün 6 ziyaretçi (18 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=