.
İÇERİK  
  ANA SAYFA
  İLETİŞİM
  KAYNAK KULLANIMI HAKKINDA
  SULTAN IV. MUSTAFA
  PADİŞAHLARIN EŞLERİ
  OSMANLI HANEDANI SOY AĞACI
  YENİÇERİ VE KAPIKULU SÜVARİLERİNİN İSYANLARINA İLİŞKİN BİR ANALİZ
  II.MAHMUD DÖNEMİ'NDE GİYİM KUŞAM
  II. MAHMUD
  OSMANLI KRONOLOJİSİ
  III. SELİM DEVRİNDE MUSÎKİ HAYATINDAN KESİTLER
  ALEKSANDER GREGOREVİÇ KRASNOKUTSK’UN GÜNLÜĞÜNDEN ALEMDAR MUSTAFA PAŞA VAKASI
  KABAKÇI MUSTAFA AYAKLANMASI
  KİMİ UNVANLAR, TABİRLER
  OSMANLI'DA MÜZİK
  DEVLET TEŞKİLATI
  ISLAHATLAR
  SENED-İ İTTİFAK
  OSMANLI ARMASI
  İLBER ORTAYLI'DAN MAHMUD, SELİM, SADRAZAMLAR PADİŞAHLAR...
  ORDU
  II.MAHMUD'UN MÜZİSYENLİĞİ
  OSMANLI DEVLET TÖRENLERİNİN TOPKAPI SARAYI’NDAN DOLMABAHÇE SARAYI’NA İNTİKALİ
  AYAN
  BAB-I ALİ YANGINI VE ALEMDAR VAK'ASI
  SIR KÂTİPLİĞİ VE RUZNÂME
  III. SELİM'İN SEHİD EDİLMESİ
  27 MAYIS DARBESİ VE TALAT AYDEMİR
  31 MART VAKASI
  TÜRK DARBELER TARİHİ
  KADIN HAYATINDAN AYRINTILAR
  ALEMDAR MUSTAFA PAŞA'NIN SADRAZAMLIĞI
  PAŞALIK MÜESSESESİ (avi)
  OSMANLI ORDUSU (video)
  HAREM (AVİ)
  OSMANLI PADİŞAHLARI (avi)
  BATILILAŞMA (avi)
  OSMANLI AİLESİ (avi)
  HUKUKSAL AÇIDAN SENED-İ İTTİFAK
  SENED-İ İTTİFAK YORUMU
  KİMİ MERASİMLER
  III. SELİM DÖNEMİ YENİLEŞME ÇABALARI
  HALININ TARİHİ
  19.yy'DAN BAŞLIKLAR
  SIRP İSYANI VE OSMANLI-RUS SAVAŞI
  III. SELİM DEVRİNDE NİZAM-I CEDİDİN ANADOLU'DA KARŞILAŞTIĞI ZORLUKLAR
  SENED-İ İTTİFAK'IN TAM METNİ
  SENED-İ İTTIFAK lLE MAGNA CARTA'NlN KARŞILAŞTIRILMASI
  FRANSIZ İNKILABI’NIN TÜRK MODERNLEŞME SÜRECİNE ETKİLERİ
  YENİÇERİ OCAĞININ KALDIRILIŞININ TAŞRADAKİ YANSIMASI
  TÜRK MODERNLEŞMESİNİN AMBİVALANT DOĞASI
  TÜRKİYE'DE BATILILAŞMA DEĞERLERİNİN ARAÇLAŞMASI
  OSMANLI YÖNETİCİLERİNDE ZİHNİYET DEĞİŞİMİ VE BATILILAŞMANIN BAŞLANGICI
  SARAY MÜZİĞİNDE YAYLI ÇALGILAR
  XIX.YY'DA İSTANBUL' DA SANAT VE MUSİKİ
  TOHUM VE TOPRAK YILLARINDA TÜRKİYE
  EDEBİYAT-TARİH-TİYATRO İLİŞKİSİ
  19.YY İLK YARISINDA KADIN GİYSİLERİ
  KEMAL TAHİR VE BATILILAŞMA
  TÜRKLERDE ÇERAĞ MUM VE ATEŞ
  ELEŞTİRİLER



  




																							
TÜRK DARBELER TARİHİ

Türk Darbeler Tarihi

Ishak DEMlR

Türkiye'de demokrasi tartismalari özel1ikle darbe dönemlerinde yogunlasir. Zaten darbeler de demokrasi için yapilir, demokrasiye demokrasi için ara verilir. Darbeler arasinda sikisan demokrasinin de ne kadar demokrasi oldugu tartisi1irl/tartisacagiz. 28 subat süreci ve 18 Nisan seçimleri nedeniyle demokrasi tartismalari yine gündemde.
Türk demokrasisini, Türk siyaset geleneginden bagimsiz düsünemeyiz. Türk siyaset geleneginin en belirgin özelligi ise militarist, seçkinci bir karakter tasimasi ve sivillesememis olmasidir. Kadim Türk devletlerin (Orta Asya'da kurulanlar) ordu devletleridir. Anadolu'da kurulan Selçuklu Devleti'nde ikta, Osmanli Deviltinde de timar sistemleriyle siyasal, ekonomik ve sosyal yapi orduya göre düzenlenmisir. Devletin basi olan hükümdarlar da ayni zamanda ordunun komutanidirlar. Osmanli'da timar sisteminin bozulmasiyla birlikte ordu, ekonomik, siyasal ve sosyal yapi da bozulmustur. Yeniliklere, islahatlara ordudan bas1ani1mistir. Bununla birlikte Yeniçeri isyanlarini görmekteyiz. Ordunun siyasete bu açik müdahalelerinde önce devlet adamlari degistirilir, idam edilirken, sonralari hükümdar degisiklikleri hatta idamlari (II. Osman) da o1mustur.

Osmanli'nin Son Döneminde Siyaset

II. Mahmud tarafindan yeniçeri ocagi kaldirilir. Yeniçerilerin iktidara müdahaleleri ,,muhafazakar" (=statükocu, mevcut düzenin devamindan yana, degisime karsi) özellik tasirken yeni kurulan ordunun müdahaleleri batici, modern bir özellik tasir. Bu durum bagimsizliklarini kazanan Asya ve Afrika'nin eski sömürge toplumlarinin ordularinda da görülür. TSK'nin iktidara yönelik müdahaleleri (görünürde) resmi ideolojiyi korumaya yönelik oldugundan statükocu, muhafazakardir.
II. Mahmud'la birlikte batililasma hareketleri hiz kazanir. Avrupa'ya egitim için gönderilen gençler yurda döndüklerinc hararetli Bati savunuculari durumundadirlar. ,,Tepeden tirnaga, topyekün batililasma tek sözümdür.
Bati hayranligi ve Batililasma hareketi Bati'yla iyi geçinme (özellikle Rusya'ya karsi) Bati'ya dayanmayi, giderek de Osmanli üzerinde gün geçtikçe baskisini artiran Bati taleplerini, dayatmalarini karsilamayi getirmistir. Tanzimat ve lslahat fermanlari, Mesrutiyet hareketleri hep Bati'nin hosnutlugunu, destegini saglamak içindir.
Genç Osmanlilar (Jön Türkler), Ittihat ve Terakki çizgisi Osmanli padishinin mutlakiyetçi iktidarina karsi örgütlü muhalefeti temsil eder. Avrupa'da ve Türkiye'de yazili basin sahibi olan bu muhaliflerin yönetimdeki etkin sahislarla ve ordu mensuplariyla da iliskiye geçmesiyle asker-aydin-yönetici elit ittifaki kurulur.
Jön Türkler bu ittifakla 30 Mayis 1876'da Abdülaziz'e karsi bir saray darbesi gerçeklestirirler. Abdülaziz'in yerine V.Murad geçirilir. V. Murad'in acziyeti nedeniyle Mithat Pasa Abdülhamid'le Kanun'u Esasi üzerinde anilsarak Abdülhamid sultan ilan edilir.
Mithat Pasa önderliginde gerçeklestirilen bu ilk darbe "darbelerle gelen anayasalar" geleneginin baslangicidir. Bu gelenek Cumhuriyet döneminde de devam edecektir.
23 Aralik 1876'da Kanun-u Esasi (I.) Mesrutiyet ilan edildi. Ilk kez yapilan seçimlerde okuma-yazma bilen ve 25 yasini bitiren her vatandas seçme, 35 yasini bitirenler de seçi1me hakkina sahipti. Iki meclisli sistemde Ayan Meclisi'nin 38 üyesini Abdülhamid seçti. Mebusan Meclisi'ne halk tarafindan 56'si müslüman 40'i Hristiyan 96 mebus seçildi. Meclis halka degil padisaha karsi sorumluydu. Padisahin meclisi feshetme ve güvenligi sarsan kisileri sürgüne gönderme yetkisi vardi. Mecliste padisah da dahil hersey rahatlikla elestiriliyordu. Özellikle azinlik temsilcilerinin ayrilikçi tavirlari dis müdahaleleri kolaylastiriyordu. Ruslarla yapilan savas da yenilgi getirince II. Abdülhamid 14 Subat 1878'de iç ve dis sartlari gerekçe göstererek ve anayasadan kaynaklanan yetkisine dayanarak meclisi feshetti.
II. Abdülhamid 30 yil boyunca mutlak bir egemen-lik kurdu. Muhalif gruplar Ittihat ve Terakki adi altinda örgütlenerek yogun bir muhalefet baslattilar. Ittihat ve Terakki' ye bagli subaylarin Manastir ve Selanik'te isyan cikarmalari üzerine II. Abdülhamid 28 Temmuz 1908'de II. Mesrutiyeti ilan etti, anayasa tekrar yürürlüge girdi.
Yapilan seçimlerde Ittihat ve Terakki' nin adaylari çogunlugu sagladi. Mecliste 142 Türk, 60 Arap, 25 Ar-navut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Musevi, 4 Bulgar, 3 Sirp ve 1 Ulah milletvekili vardi. Iktidarda ve Özellikle askerler arasinda hizla kadrolasan Ittihat ve Terakki her geçen gün muhalefet üzerindeki baskilarini artirdi. Ittihat ve Terakki' nin baskilarina karsi 13 Nisan 1909'da 31 Mart Vakasi gerçeklesti. Muhalefet kisa sürede yayildi. Ittihatcilarin etkin oldugu Selanik'ten gelen Mahmut Sevket Pasa komutasindaki Hareket Ordusu ayaklanmayi güçlükle bastirdi. Istanbul'da sikiyönetim ilan edildi. Ittihatcilarin çogunluk oldugu meclis padisahi "halk seni istemiyor" deyip indirerek yerine V. Mehmet Resat'i geçirdi. 1876 Anayasasi'nda degisiklik yapilarak padisahm yetkileri sinirlandirildi, meclisin yetkileri artirildi. Ittihat ve Terakki "mesrutiyet, hürriyet..." sloganlarina ragmen giderek padisahtan daha mutlakiyetci bir yönetim olusturdular. 31 Mart Vakasi bahane edilerek muhalefet hem kanuni yollarla hem de komitaci usullerle sindirildi, tevkif edildi. Ahrar Firkasi, Ittihat-i Muhammedi, Fedaka-ran-i Millet ve Heyet-i Müttefika-i Osmaniye Cemiyeti kapatildi. Her türlü muhalefet "gerici, irticaci ve halk düsmani" ilan edildi. Muhalif gazeteciler faili mechullerle öldürüldü. Ittihat ve Terakki diktasina karsi kurulan Hürriyet ve Itilaf Firkasi ara seçimlerde çogunlugu saglamalarina ragmen 1912 (sopali) seçimlerinden sonra muhalefetin meclise girmeleri engellendi. 23 Ocak 1913'teki Bab-i Ali Baskini ile hükümet yeniden degistirilerek 1918'e kadar süren Enver, Talat ve Cemal Pasalar'in eliyle fiilen bir oligarsi kurdular. Ittihat ve Terakki despotizmi Osmanli'yi 1. Dünya Savasi'na sokarak devletin sonunu getirdi.

Milli Mücadele Dönemi

Milli Mücadele döneminde yerel direnis hareketlerini genelde ittihatcilar örgütlemekteydi. Istanbul Hükümeti tarafindan ordu müfettisi olarak Erzurum'a gönderilen Mustafa Kemal yerel Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri'ni Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti adi altinda topladi. Bir nevi hükümet gibi çalisan Temsil Heyeti seçilerek basina M. Kemal getirildi.
Damat Ferit Pasa hükümetinin yerine Anadolu'daki hareketle daha iyi iliskiler kurabilecegi düsünülerek getiririlen Ali Riza Pasa baskanligindaki yeni hükümet Sivas Kongresi'ni ve Temsil Heyeti'ni tanidi. Meclis-i Mebusan için seçimler yapildi. Meclis Misak-i Milliyi tanidi. Bunun üzerine Istanbul isgal edildi. Istanbul'dan kaçabilen mebuslarla yeni seçilen mebuslar Ankara'da toplanarak 23 Nisan 1920'de TBMM'yi açtilar.
I. Meclis üyelerinin tamami tam bagimsizlik noktasinda görüs birligi içinde olmalarina ragmen, gelecekteki yönetim sekli konusunda farkli görüsleri vardi. 1921 Anayasasi'nda saltanat ve hilafet konusuna hiç deginilmezken milli irade ve millet egemenliginden bahsedilmis, hakimiyetin kayitsiz sartsiz millete ait oldugu vurgulanmisti. Fiili bir durum yaratilarak söz konusu iki kurum islevsiz birakildi. Saltanatin kaldirilmasi söz konusu oldugunda yogun tartismalar yasanmis, M. Kemal duruma su sözlerle müdahale etmistir:
"Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafindan hiç kimseye ilim icabidir diye, müzakere ile, münakasa ile verilmez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alinir. Osmanogullari, zorla Türk Milleti'nin hakimiyet ve saltanatina vaziulyed olmuslardi, bu tasallutlarini alti asirdan beri idame eylemislerdi. Simdi de Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatini, isyan ederek kendi eline, bilfiil almis bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatini, hakimiyetini birakacakmiyiz, birakmayacak miyiz? Meselesi degildir. Mesele zaten emrivaki olmus bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal olacaktir. Burada ictima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafik olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktir. Fakat ihtimal bazi kafalar kesilecektir." ( Lewis, s.258)
Bu konusma halk adina yapilmis! Milletin haklarinin kendisinin oldugu söylenmistir. Hilafet ve saltanat ugruna verilmis bir mücadele var ve bu mücadeleyi halk nezdinde mesrulastirmak için bunu bizzat M. Kemal hutbeler irad ederek ifade etmistir. Mebuslarin muhalefetine ragmen önce saltanat hilafetten ayrilarak (hilafete dokunmuyoruz denilerek) kaldirilmis. Cumhuriyet ilan edilmis, halifenin görevlerini meclis yapacak denilerek hilafet de kaldirilmistir. Takiyye politikasinin en ala örnegi!

Tek Parti Dönemi

17 Kasim 1924'te TBMM'nin ilk muhalefet partisi Milli Mücadele kahramanlarindan Kazim Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar, Rauf Orbay ve Meclis'ten 28 üye tarafindan kurulur. Terakkiperver Cumhuriyet Firkasi adindaki bu partinin ilkeleri arasinda hürriyetperverlik (liberalizm), halkin hakimiyeti (demokrasi) ile fikir ve dini inançlara saygi da yer almaktaydi.
1925 Subati'nda Dogu illerinde tek partinin hilafeti kaldirmasi, ümmet anlayisinin terkedilerek yerine irkçi, milliyetiçi bir anlayisini idame ettirilmeye çalismasina bir tepki olarak Seyh Said Isyani basladi. 3 Mart'ta Fethi Okyar hükümeti düsürülerek sertlik yanlisi Ismet Pasa hükümeti kuruldu. Hiyanet-i vataniye kanununa "dini görüntü altinda ayaklanma, dinin siyasete alet edilmesi" hükmü de eklendi. Hükümete olaganüstü yetkiler taniyan Takrir-i Sükun Kanunu yürürlüge kondu. Ankara ve Dogu'da Istiklal Mahkemeleri kuruldu. Takrir-i Sükun Kanunu'na dayanarak iktidar, bütün muhalefeti sindirildi. Muhalif basin susturuldu, yayincilar Istiklal Mahkemeleri'nde yargilamrak mahkum edildi. "Dini inançlara saygili" ilkesinden dolayi Seyh Sait isyanini tesvik ettigi iddiaslyla 3 Haziran 1925'te Terakkiperver Cumhuriyet Firkasi kapatildi. Izmir'de suikast girisimi iddiaslyla son muhalifler (eski Ittihatçilar, Milli Mücadele kahramanlari ortadan kaldirildi) de istiklal mahkemelerinde yargilanarak çogu bedenen ortadan kaldirildi.
Muhalefetin tamamen tasviye edildigi böyle bir ortamda M. Kemal düsündügü köklü degisimleri gerçeklestirme imkani buldu.
Tek parti diktasinin yogunlugu gittikçe artiyordu. 1927 seçimlerine CHP tek basina girdi. Seçim öncesinde CHP, daha önce milletvekili adaylarinin tespitini biraktigi firka organlarindan bu yetkiyi alarak firka Genel Baskani M. Kemal' e verdi. Seçimler göstermelikti. Aday tayini tek parti organlarinaa dahi birakilmiyor, tek kisiye, M. Kemal'e veriliyordu. Tayin ettigi adaylarini M. Kemal söyle takdim ediyordu:
"Aziz vatandaslarim, Cumhuriyet Halk Firkasi namina bütün memlekete TBMM azaligi için tespit ettigim zevatin heyeti umumiyesini ittilaniza (bilginize) arzedi-yorum. Her vatandas için yeni devrede beraber (Çahsmayi münasip gördügüm arkadaslarim heyeti umumiyesinin birlikte görülmesini faideli addettim. Bunlardan her daire-i intihabiyyeye (seçim bölgesine) tefrik edecegim mebus namzetlerimi ayrica imzam tahtinda arzedecegim."(Baskaya, s.172)
Insan, bu sekilde olusturulan bir meclisten nasil muhalefet çikabildigine sasiriyor.
1930'lu yillardan itibaren, 1929 dünya ekonomisi bunaliminin Türk Ekonomisine de yansimasi, toplumsal hayatta yapilan devrimler, tek partinin halka karsi baskici uygulamalan gibi nedenlerle halk arasinda derin bir hosnutsuzluk basladi. 12 Agustos 1930'da muhalefetin derecesini ölçmek, bu muhalefetin mecliste olusturulacak güdümlü bir muhalif firkaya yönlendirilerek manipüle edilmesi ve hükümetin yanlis uygulamalarinin denetlenmesi amaciyla M. Kemal'in talimatiyla eski basbakanlardan Fethi Okyar baskanliginda Serbest Cumhuriyet Firkasi kuruldu.
SCF'na halkin ilgisi büyüktür, firka kisa sürede Istanbul, Izmir, Aydin, Samsun ve Trabzon gibi illerde örgütlendi. Izmir'de yapilan toplantida izdiham yasandi, halk baslarina zorla giydirilen sapkalari yerlere atip çignedi. Vali Kazim Pasa ve Halk Partililer'in engellemelerine ragmen halk Fethi Bey'i karsilamaya gider. Güvenlik kuvvetlerinin rastgele ates açmasi üzerine 14 yasinda bir çocuk öldürülür. Çocugun babasi yavrusunun cesedini Fethi Bey'in önüne koyarak "iste size bir kurban! Baska-larini da vermeye haziriz. Yeter ki sen bizi bu zalimlerin elinden kurtar!" der. (Ahmet Agaoglu, Serbest Firka Hati-ralari, Hetisim, Istanbul 1994, s.168-169)
SCF'na halkin gösterdigi bu ilgi, onu iktidara alternatif olacak güce ulastirir. Güdümlü muhalefetin iktidara alternatif olarak ortaya çikmasi CHP elitlerini aleyhinde kampanya baslatmaya yöneltir. Söylem yine aynidir. Yakup Kadri ve Fatih Rifki gibi diktatörlük kalemsörleri "Irtica hortladi! Bunlar Seriat istiyorlar!" diye feryad ederler.
1930, Belediye seçimlerinde oylarina çogunun SCF'na gittigini gören CHP'liler bütün devlet mekanizmasini harekete geçirirler. Milletvekili seçimlerine girmeden SCF'ni kapatma girisimlerinde bulunurlar. Ismet Inönü M. Kemal'e orduda rahatsizlik oldugunu söyleyerek kendi rahatsizligini da ileterek onu ikna eder. M. Kemal'in destegini yitirdigini anlayan Fethi Bey SCF'ni 17 Kasim 1930'da fesheder. SCF ile ayni dönemlerde kurulan Ahali Cumhuriyet Firkasi, Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi de hükümet tarafindan kapatilir. SCF'nin kurucularindan Ahmet Agaoglu ve Fethi Bey anilarinda ilk günlerden beri M. Kemal'in samimi olmadigini hissettiklerini ifade ederler. M. Kemal, Fethi Bey'i parti kurma konusunda ikna etmek için sunlari söyler: "Bu günkü manzaramiz asagi yukari bir diktatör manzarasidir. Vakia birer meclis vardir. Fakat içeride de disarida da bize diktatör nazariyla bakiyorlar... Ben öldükten sonra arkamda kalacak olan müessese bir istibdat müessesesidir."
SCF'nin kapatilmasindan bir ay sonra 23 Aralik 1930 günü Menemen'de meydana gelen provakasyon bahanesiyle basta Naksibendiler'in önde gelen isimleri ve son muhalifler de ortadan kaldirilir. Böylece Menemen hadisesi, Izmir Suikast Girisimi iddiaslyla ayni misyonu yerine getirmis olur.
Türkiye'nin iç politikasindaki degisiklikler disardaki degisimlerden bir ölçüde de olsa etkilenmekteydi. SCF'nin kurulusunda devletin disaridaki diktatörlük izlenimini silinmeye çalismasi etkilidir. Avrupa'da özellikle Ispanya, Italya ve Almanya'daki totaliter fasist partilerin yükselisiyle beraber CHP ile devlet tamamen bütünlestirilmisti. M. Kemal partinin "Ebedi Sef'i", Ismet Inönü "Milli Sef'i" oldu. "Sef" ünvani dönemin fasist liderlerinden ne kadar etkilendiklerinin göstergesidir. Partinin ilkeleri (alti ok) devletin ilkeleri kabul edilir. Parti genel sekreteri ayni zamanda Içisleri Bakani, partinin il baskanlari bulunduklari ilin valileri, parti müfettisleri ayni zamanda devlet memurlarinin da denetleyicisi olarak görevlendirildiler. Firka yerine "Parti" kabul edilir.

Demokrat Parti ve Çok Partili Hayat

II. Dünya Savasi'nda Italya, Almanya ve Japonya'nin yenilmesiyle totaliter rejimler sona erdi. Demokratiklesme ve ekonomide liberallesme revaçtaydi. Totaliter rejimler Bati'ya güven vermemekteydi. Bununla birlikte Türkiye üzerinde özellikle Bogazlar ve Dogu Anadolu ile ilglli talepleri nedeniyle Sovyet Rusya bir tehdit haline geldi.
Bu sartlar altinda Bati ile iliskileri gelistirmek için çok partili hayata geçilmek zorunda kalindi. CHP'nin istedigi SCF'nin kurulusunda oldugu gibi güdümlü, muhalefeti sinirli, iktidara alternatif olmayan göstermelik bir partinin kurulmasiydi.
Adnan Menderes, Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan tarafindan demokratiklesme taleplerini içeren bir önergenin CHP meclis grubunca reddedilmesi üzerine 7 Ocak 1946 tarihinde önerge sahiplerince Demokrat Parti kuruldu. Ideolojik olarak CHP'den farkli olmayan yeni parti daha az merkeziyetçi ve daha az bürokratik bir devlet öngörüyordu.
II. Dünya Savasi yillarinada alinan ekonomik tedbirler halki zor durumda birakmisti. Bunlar 1940 tarihli Milli Koruma Kanunu (iktidara fiyat ve arzi belirleme, halki zorunlu çalistirma yetkisi veriyordu), 1942 Varlik Vergisi ve Milli Mücadele için konulmus ve 1925'te kaldirilmis olan Ayniyat Vergisinin 1943'te tarim ürünlerine yeniden getirilmesi, CHP bürokrasisinin halki horlayan, baski altina alan uygulamalari nedeniyle halk DP'ye yöneldi.
DP' nin önceden gerekli demokratik düzenlemelerini yapilmamasi halinde boykot edecegini söyledigi, fakat sonradan katildigi 21 Temmuz 1946'daki CHP'nin baskin seçiminde CHP 390, DP 65 ve bagimsizlar da 7 milletvekili ile mecliste temsil edildi. Ancak açik oy gizli sayim ilkesi ve CHP'li bürokratlarina keyfi uygulamalar nedeniyle seçimler tarihe saibeli seçimler olarak geçti.
CHP 1950'ye kadar geçen dönem içinde ilimli politikalar takip etmeye çalisti. Bürokratlarina tarafsizlaçtirmasi, gizli oy açik sayim gibi demokratiklesmeler saglandi. Recep Peker yönetimindeki uzlasmaz, kati merkeziyetçi hükümetin yerine Hasan Saka ve Semseddin Günaltay gibi ilimlilardan kurulu hükümetler getirildi. Kisacasi CHP geçmis yillardaki baskici kimligini halka unut-turmaya çalisti.
14 Mayis 1950'deki seçimlerde DP 408, CHP 69 sandalye kazandi. Darbe söylentilerine ragmen iktidar el degistirdi. CelaI Bayar cumhurbaskani, Adnan Menderes basbakan oldu. Iktidarina el degistirmesiyle her iki parti de kimlik krizi yasadi. CHP 1950 seçimlerine son yillarda uyguladigi ilimli politikalara güvenerek garanti gözüyle bakiyordu, bu nedenle iktidarina parti-devlet bütünlesmesinden kaynaklanan genis yetkilerini DP'nin talebine ragmen kisitlamamisti. Seçim sonuçlari CHP'de tam anlamiyla sok etkisi yapti. DP, iktidarina genis yetkilerine ragmen bürokrasiye, orduya ve CHP' ye karsi kendisini hiçbir zaman güvende hissedemedi. Darbe söylentileri üzerine genelkurmay baskani, kuvvet komutanlari dahil 15 general ve 150 albayi emekliye ayirdi.
DP, iktidarinin ilk bir kaç yilinda hava sartlarinin uygun olmasiyla hasadin bollasmasi, ekonominin iyilesmesi DP için nüfusun büyük bir kisminin yasadigi kirsal kesimin oylarini garantiledi. CHP'nin DP'ye yönelik klasik irtica söylemlerine karsi (o yillarda Ticanilerin Atatürk heykel ve büstlerine yönelik saldinlari vardi) 25 Temmuz 1951'de Atatürk'ü Koruma Kanunu çikardi. Hatta dini istismar ediyor diye 8 Temmuz 1953'te Millet Partisi'ni kapatti.
2 Mayis 1954 seçimlerinde DP 503, CHP sadece 31 sandalye kazandi. DP' nin, gittikçe otokratiklesmesi, muhalefet üzerinde baski kurmasi ve ekonominin kötülesmesi, enflasyonun artmasi üzerine kentli tabaninin ve üniversite üyelerinin destegini kaybetti. Enflasyondan ilk etapta etkilenmeyen kirsal kesimin destegini muhafaza etti. 27 Ekim 1957 seçimlerinde DP 424, CHP 178 sandalye kazandi. DP' nin gücünü devam ettirmesine ragmen bazi desteklerini yitirdigi ortaya çikti.
CHP'liler seçimle iktidar olamayacaklarinai anlayinca seçim disi yollarla iktidara gelme yollarini aramaya basladilar. Özellikle DP' nin halk katmanlarini politikaya sokmasi, CHP' nin malvarliginin kaynagini arastirmak için (CHP' nin devlet bankalarinin sermayesinden daha fazla serveti vardi) Tahkikat Komisyonu kurmasi ordu içinde de rahatsizliklara yol açti. DP giderek kendini daha güvensiz hissediyor, gittikçe de muhalefet üzerindeki baskilarini artiriyordu. Basina yönelik sansürler, darbe söylentilerine karsi ordu içinde sorusturmalar...
DP iktidarina karsi ögrenci eylemleri basladi. CHP gençlik örgütleri Istanbul ve Ankara'da gösteriler düzenledi. Hükümet Istanbul ve Ankara'da siki yönetim ilan etti. Darbe söylentileri karsisinda kendi konumunu güçlendirmek için Menderes halka döndü. Güçlü oldugu Ege Bölgesi'nde mitingler düzenledi. Ankara'ya döndügünde harp okulu ögrencilerinin gösterisi hükümetin prestijine agir darbe vurdu. Harp Okulu ögrencilerinin gösterisi üzerine hükümetin bir sorusturma baslatarak darbe planlarini ortaya çikartacagindan korkan cunta erken davranarak 27 Mayis 1960'da darbeyi yapti.
Milli Birlik Komitesi, Istanbul Üniversitesi Rektörü Siddik Sami Onar baskanliginda ögretim üyelerinden mütesekkil birAnayasa Komisyonu kurdu. Komisyon Avrupa'daki gelisen sosyal devlet anlayisinin da etkisiyle liberal bir anayasa hazirladi. 1961 Anayasasi'yla yeni kurumlar olusturuldu. Anayasa Mahkemesi, Milli Güvenlik Kurulu ve Danistay'in yetkilerinin artirilmasiyla iktidarina denetlenmesine agirlik verildi.
31 Agustos'ta parti liderleri askerlerin gözetiminde toplanarak bir deklerasyon yayinladi. Askerlerin CHP'nin iktidar olmasi için en uygun Propaganda zeminin olusturulmasma yönelik alinmasini istedigi önlemler sunlardi:
1) 27 Mayis Devrimi'ni siyasal amaçlarla sorgulamamak ve istismar etmemek.
2) Atatürk Reformlari'ni korumak.
3) Islam'i siyasi amaçlarla istismar etmemek.
4) Yassiada Mahkemesi kararlarini istismar etmemek. 15 Eylül 1961'de Yassiada Mahkemesi, Adnan
Menderes, Fatih Rüstü Zorlu ve Hasan Polatkan'in idamini onayladi. 16 Eylül'de Zorlu ve Polatkan, bir gün sonra da Menderes idam edildi.
15 Ekim 1961'de seçimler yapildi. CHP 173 sandalye alirken, DP' nin devami sayilan neo-demokrat partiler (Adalet Partisi 158, Yeni Türkiye Partisi 65, Cumhuriyetci Köylü Millet Partisi 54) toplam 277 sandalye kazandilar.
Sonuçlar içeride ve disarida, Menderes'in bir zaferi ve 27 Mayis rejimine karsi halkin bir kinama oyu olarak yorumlandi.
Solun neredeyse tamami 27 Mayis' i "ilerici" olarak degerlendirmis, sahiplenmistir. "Darbeler demokratik açidan degil diyalektik açidan degerlendirilir, ne getirmis, ne götürmüs önemli olan o." seklinde bir bakis açilari vardir. (Tanilli, s.56)
Seçim sonuçlari ortadaydi. Bu durumda askerin kislasina dönmesi pek olasi degildi. 1962 ve 1963'te bir dizi basarisiz darbe girisimleri oldu.
1965 seçimlerinde bir partinin meclise hakimiyetini engellemek için nisbi seçim sistemi uygulandi. Fakat bu Süleyman Demirel liderligindeki Adalet Partisi' nin yükselisini önleyemedi. Seçimlerde AP 240, CHP 134, diger sag partiler (Millet P+CKMP+YTP) 61, Isçi Partisi 15 sandalye kazandi.
1965' ten sonra muhalefet sokaga tasti. Üniversiteler ögrenci eylemleriyle, fabrikalar isci grevleriyle felç oldu, kirsal kesimde köylülerin toprak isgalleri basladi.
12 Mart 1971
12 Mart 1971'de ordu komutanlari Demirel'e bir muhtira verdiler. Muhtiranin içerigi kardes kavgasinin ve anarsinin engellenemedigi, Atatürk'ün reformlarinin gerçeklestirilemedigi, çagdas uygarlik hedefinden sapildigi, bütün bunlardan hükümetin sorumlu oldugu, bu hedeflere ulasmak için yeni bir hükümetin demokratik yollardan kurulmasi, aksi takdirde TSK'nin yasalardan aldigi yetkiyle idareyi dogrudan dogruya ele alacagi seklindeydi.
Nihat Erim baskanliginda sivil bir hükümet kuruldu. 1961 Anayasasi'nin hak ve özgürlükleri genisleten maddeleri degistirildi. Resmi ideoloji açisindan tehlikeli görülen Islam! egilimli Milli Nizam Partisi ve sosyalist egilimli Türkiye Isçi Partisi kapatildi.
12 Mart Muhtirasi'yla devlet otoritesini tesis etmeyi amaçlayan uygulamalar sonuç vermedi. Siyaset disinda tutulmaya çalisilan toplum kesimleri sokaga çikti. 1973 seçimleriyle baslayan sürekli bölünmelerle parti enflasyonu yasandi. Bunun getirdigi koalisyonlar, azinlik hükümetleri istikrari saglayamadi. Sol ve Islami muhale-fetin sokaga tasmasi, gün geçtike kitlesellesmesi ve sistemi radikal bir sekilde sorgulamaya baslamalari orduyu harekete gecirdi. Ordunun bu kadar beklemesinin sebebi olarak 27 Mayis'la halk nezdinde düstügü duruma tekrar düsmek istmemesi yaygin olan bir kanaattir.
12 Eylül 1980
Darbeyle birlikte anayasa degisikligi de geldi. 82 Anayasasi'yla toplumu tepeden tirnaga kontrol altina almak için 61 Anayasasinin getirdigi hak ve özgürlükler geri alindi. Temel insan hak ve hürriyetlerinin genis ölçüde sinirlandirildigi, yer yer kaldirildigi bir ortamda muhalefet sindirildi. Halk depolitize edilerek DP ile girdigi siyaset arenasindan dislandi. Bütün bunlar 82 Anayasasi' yla yasallasti.
Ordunun özellikle Kenan Evren'in bütün karsi propagandalarina ragmen Turgut Özal'in liderliginde ANAP 1983 seçimlerinde tek basina iktidar oldu. Ordu perde arkasina çekildi. Ancak sahne gerisinden müdahalelerini devam ettirdi. Halkin her türlü hak arama girisimleri (sendikal haklar, inandigi gibi yasamak, Kürt kimliginin taninmasi...) resmi ideoloji adina, demokrasi vitrininin ardindaki darbe kurumlari tarafmdan gerek kanuni, gerek kanun disi yollarla bastirilmaya, sindirilmeye çalisildi.

28 Subat 1997

Refah Partisi ile halkin özellikle Islami taleplerle siyaset sahnesine çikmasi, Islam'in insanlarina bireysel ve toplumsal hayatlarinda belirleyiciliginin artmasi, ABD'nin Yeni Dünya Düzeni'nde Islam'i tehtid olarak görmesi, halkin iktidar seçkinlerinden yüz çevirmesi, halkin destegini yitiren partilerin sirtlarini devlete dayayarak ayakta durabilmeleri, ekonomide Anadolu sermayesinin yükselerek devlet destekli büyük sermaye ile rekabete girmesi, Susurluk kazasiyla iktidar seçkinlerinin kirli iliskilerinin gözler önüne serilmesi egemenlerin yeniden "irtica nöbetlerine" yakalanmasina yol açti. Irtica söylemi her seyin üstünü örtebilirdi. MGK toplantilan tarihi (!) olmaya basladi. PKK'dan daha tehlikeli ilan edilen irticaya karsi kamuoyu olusturulmaya çalisildi. Üniversite rektörlerine, medyaya, yargiya, patronlara brifingler verildi. Halkta tutmadi ama söz konusu çevrelerde ragbet büyüktü. Irtica söyleminin temel nedenine baktigimizda bunun rantini yiyenlerin tekelci sermaye, sivil-asker karmasi ve medya oldugu ortadadir. Bu nedenle söz konusu çevreler irtica ile mücadelede birbirleriyle yaristilar. Bati Çalisma Grubu (BCG), Sicil Çalisma Grubu (SCG), valiler, garnizon komutanliklari, hükumet, yargi mensuplari, kartel medyasi, TÜSIAD, YÖK, DGM hepsi de irtica ile mücadele de öne çikmaya çalistilar.
28 Subat sürecinin zeminini, alt yapisini olusturan Basbakanlik Kriz Yönetmeligi ve Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin Refah-Yol tarafindan imzalanmasidir. Bu yönetmelikle dogal afetler de dahil olmak üzere MGK'nin kriz dedigi durumlarda MGK yaptirim uygulayabilecek bir üst yapi haline geliyordu. Bunun ilk pratigi de 28 Subattir. Parlamento devre disi birakiliyor, yasama organi MGK oluyor. Yürütme organi hükümettir ve tavsiye niteligindeki kararlari yürütebilmek de hükümetin ömrünü tayin ediyor.

28 Subatin bilançosu

• Refah-Yol hükümeti düsürüldü.
• 8 yillik kesintisiz egitimle IHL'lerin orta kesimleri kapatildi, üniversiteye yönelik sinirlamalarla lise kisimlari islevsiz hale getirildi.
• Kamu kurum ve kuruluslarinda, üniversitelerde, imam-hatiplerde basörtüsü yasaklandi.
• Kur'an kurslari kapatildi.
• Devlet kadrolarinda dindar memurlar tasviye edildi.
• Refah Partisi kapatildi.
• Parti yöneticileri, Refahli belediye baskanlari yargilandi, tutuklandi, siyaset yap-malari yasaklandi.
• Vakif ve dernekler üzerinde baski kuruldu, yöneticileri kovusturuldu.
• Anadolu sermayesine ambargo ilan edildi.
• YAS kararlariyla ailesi, esi dindar, basörtülü olan, içkili toplantilara katilmayan subaylar ihrac edildi.
• Çok sayida insan, yazarlar gazeteciler de dahil gözaltina alindi, iskence ve tutuklamalar oldu.
Seçime gidilen bir süreçte küstürdükleri, copladiklari halki tekrar kazanmak icin PKK-Apo kozunu kullaniyorlar. Suriye ve Yunanistan'a yönelik sert mesajlar verilerek dört bir yanimiz ates çemberi, milli birlik-beraberlik vurgulariyla halk manipüle edilerek hükümet olmalari halka degil 28 Subat sürecine borçlu partilerin tarafina çekilmeye çalisiliyor.
Ordu-Siyaset Iliskisi
Milli mücadele döneminde Genelkurmay Baskani, Milli Savunma Bakani'yla ayni düzeyde hükümete alinirdi. 1924 yilinda Genelkurmay Baskanligi bagimsizlastirildi. 1944 yilinda Genel Kurmay Baskanligi' nin yetkileri daraltilarak basbakanliga baglandi. 1949 yilinda ise Milli Savunma Bakanligi' na baglandi.
Mustafa Kemal kendi döneminde askerlerin ordu ile meclis arasinda seçim yapmasini istedi. Kendisine bagli sahsiyetleri orduda tutarak orduyu kontrolü altina alirken anlasamadiklarinca meclise tesvik ederek onlari orada tasviye etti. Tek Parti döneminde resmi ideolojinin bekçiligini CHP yaptigindan ordu siyasete müdahale etmemistir. CHP döneminde Milli Mücadele' deki rollerinden dolayi ordunun prestiji yüksekti. Rahatsizlik alt rütbeli subayiarla ilgiliydi. Üst düzey komutanlar milli mücadele kahramanliklarinin rantiyla geçiniyordu. II. Dünya Savasi' na dogru ordunun durumu iyi degildi. Alt rütbeli subaylar ordunun modernizasyonunu, ekonomik sartlannm iyilestirilmesini istiyordu. Bu beklentileri nedeniyle DP'yi desteklediler. DP'nin iktidarini hazmedemeyen üst düzey komutanlarina darbe yapacagi yönündeki duyumlari üzerine Bayar-Menderes ikilisi aralarinda Genelkurmay Baskani ve kuvvet komutanlari da olmak üzere 15 general ve 150 albayi emekliye ayirdi. Alt rütbelilerin DP'den beklentileri gerçeklesmeyince iktidara karsi cunta hizipleri olustu. Buna firsat vermemek için üst rütbeliler 27 Mayis darbesini yapti.
1961 anayasaslyla Milli Güvenlik Kurulu kuruldu. 111. madde "Milli Güvenlik Kurulu, kanunun gösterdigi Bakanlar ile Genel Kurmay Baskani ve Kuvvet temsilcilerinden kurulur: Milli Güvenlik Kurulu'na Cumhurbaskani baskanlik eder; bulunmadigi
zaman bu görevi Basbakan yapar. Milli Güvenlik Kurulu, milli güvenlik ile ilgili kararlarina alinmasinda ve koordinasyonun saglanmasinda yardimcilik etmek üzere, gerekli temel görüsleri Bakanlar Kurulu'na bildirir." Kanunun gösterdigi Bakanlar 129 sayili kanunla belirlenmistir: Basbakan, Devlet Bakani, Basbakan Yardimcilari, Milli Savunma, Içisleri, Disisleri, Maliye, Ulastirma ve Çalisma Bakanlari' ni kapsiyor.
12 Mart 1971 Muhtirasi' nin ardindan 1972'de "... BK'na bildirir" ifadesi ".... BK'na tavsiye eder"e dönüstü. 12 Eylül 1980 darbesiyle hazirlanan 1982 Anayasasi'nda da "... Bakanlar Kurulu' nca öncelikle dikkate alinir" oldu.
1982 Anayasasi MGK'nin etkinligini ayrinatilariyla vurgulamis, katilacak hükümet üyelerinin sayilarini azaltarak asker üyeleri artirmistir. MGK asker agirlikli oldugu gibi silahli gücü de ellerinde bulundurdugundan siviller üzerinde tartismasiz bir üstünlüge sahip oldu. MGK ile ilgili 118 madde söyledir:
"Milli Güvenlik Kurulu, Cumhurbaskanin baskanliginda, Basbakan, Genelkurmay Baskani, Milli Savunma, Içisleri, Disisleri Bakanlari, Kara Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlari ve Jandarma Genel Komutani' ndan kurulur. Milli Güvenlik Kurulu. Devletin milli güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulanmasiyla ilgili kararlarina alinmasi ve gerekli koordinasyonun saglanmasi konusundaki görüsleri Bakanlar Kurulu'na bildirir: Kurulun, devletin varligi ve bagimsizligi, ülkenin bütünlügü ve bölünmeziigi, toplumun huzur ve güvenliginin korunmasi hususunda alinmasi zorunlu gördügü tedbirlere ait kararlar bakanlar Kurulu' nca öncelikle dikkate alinir."
60 ve 80 darbeleriyle getirilen anayasalarla olusturulan kurumlarla TSK özerklesmis, toplumdan soyutlanmistir. Askeri mahkemeler, Askeri Yargitay ve Askeri Yüksek Idare Mahkemesi ile yargi bagimsizligini kazanmistir. YAS kararlari sivil yargiya açik degildir. Buna karsin Askeri Mahkemeler sivilleri de yargilayabilmektedir. OYAK' in kurulmasiyla uluslararasi sirketlerle kurulan ortakliklarla büyük bir ekonomik güce kavusmus, ekonomik bagimsizligini kazanmistir. Asker emeklileri büyük sirketlerin danismanlari ya da yönetim kurulu üyeleri olmaktadir. Ordu, MGK ile yasama, MGK Sekreterligi' yle de, hükümeti yönlendirerek yürütme erklerine de sahip oldu. Ordu pazarlari ve lojmanlari ve egitimleriyle toplumdan soyutlanarak seçkinci bir anlayis sahibi, 60'tan sonra egitimlerine yöneticilik, siyaset dersleri de dahil edilerek iktidara aday oldu. Özel Harp Dairesi, JITEM tamamen sivil iktidarina malumati disinda
çalismaktadir. MIT'te askeri üyeler de oldugundan bagli bulundugu basbakana yaniltici bilgiler verebilmektedir. DGM ve YÖK gibi kurumlarda da askeri üye bulundurarak yargidan yüksek ögretime her alanda etkinlik sahibi olmaktadir.
En son Basbakanlik Kriz Yönetmeligi ve Milli Güvenlik Siyaset Belgesi' nin de dönemin hükümetine imzalattirarak TSK dogaüstü yetkileriyle vesayet rejimini yasallastirmis oldu.

Sonuç

Tanzimat, islahat, mesrutiyet ve cumhuriyet... Her sey halk adina, halk için, halka ragmen yapildi. Aristokratik mesrutiyetten, oligarsik cumhuriyete degisen pek bir sey yoktu. Tek parti resmi ideolojiyle bütünlesmisti. DP iktidari ile beraber halk tek parti ve onun zihniyetini reddettigini gösterdi. Halk katmanlarinin siyasete sokulmasi, CHP ve ordu tarafindan hazmedilemedi. 60 darbesiyle beraber ordu, resmi ideolojinin bekçisi oldu. Darbe anayasalariyla vesayet rejimi yasallasti. Sivil iktidarina sinirli yetkisine ragmen bu alana istemedikleri partilerin girmesini kabullenemediler. Sivil iktidarina kanunlarla vesayet altina alindigi bir ortamda egemenliklerini ve çikar iliskilerini sürdürmek, kendileri için tehtid olarak nitelediklerini hukuk disi yollarla (iskence, faili mechul, tehtid) ortadan kaldirma için olusturduklari çetelerin, kirli iliskilerin resmi Susurluk' ta çekildi.
Demokrasi bu sartlar altinda göstermelik, makyaj olmaktan öteye gidemiyor. Demokrasi için temel sart olan sivillesme resmi ideolojinin ve iktidarlarinin sonu olacagindan var güçleriyle baskici, ceberrut ve "halka ragmen halk için"ci geleneklerini sürdürmektedirler.

Yararlanilan Kaynaklar

• Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye, Hil Yayinlari, Mart 1996, (2.baski).
• Ridvan, Kaya, Kesintisiz Darbe Düzeni ve Islami Direnis Sorumlulugu, Ekin Yayinlari, Subat 1998.
• Fikret Baskaya, Paradigmanin iflasi, Doz Yayinlari, Eylül 1997 (6.baski).
• Server Tanilli, Nasil Bir Demokrasi istiyoruz, Cem Yayinevi, 6.baski, Eylül 1994.
• Yalçin Küçük, Türkiye Üzerine Tezler l, Tekin Yayinevi, 1989 (5. baski).
• Hikmet Özdemir, Rejim ve Asker, Iz Yayincilik, Istanbul 1993.
• Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Dogusu, TTK, Ankara 1996.
• Umran Dergisi, Sayi 54, Subat 1999.



Darbecilik aynı, günlükler değişik

Osmanlı darbeleri tarihinde İttihat ve Terakki’nin yeri önemlidir. Soldaki tablo, 2. Abdülhamid’in tahttan indirildiğinin kendisine tebliğ edildiği anı gösteriyor; tablo, tanıkların anlatımına dayanarak son halife Abdülmecid Efendi tarafından yapıldı.
03/05/2009 20:29
Günümüz darbe soruşturmasıyla ilgili dosyalarda yer alan günlükleri ya da dinleme kayıtlarının çözümlerini okuyunca şaşırmamak elde değil. Oysa tarih darbe süreçlerinde ne yöntem ne de üslubun değişmediğinin kanıtı...
AVNİ ÖZGÜREL (Arşivi)

Sultan Abdülaziz’i tahttan indirmeye karar veren ve bunun için cunta oluşturan kadronun dilinde yapılacak darbenin gerekçesi padişahın gerici olması yüzünden onun saltanatında ileri hamlelerin yapılmasının mümkün olmadığı, dolayısıyla meşrutiyetin hayal olduğu idi. Ancak ihtilal gerçekleşince görüldü ki, fetvayı veren din adamından darbeyi fiilen gerçekleştiren askeri kadroya kadar olayın içinde yer alanlar arasında sadece Mithat Paşa’nın derdiydi meşrutiyet. Talep edilen tek şey iktidardı.
Sultan Aziz’i devirmekten başka çareleri olmadığını düşünenler ilkin bir karargâh evi edindiler. Mithat Paşa’nın gözden ırak Veliefendi yakınlarında Çırpıcı Çayırı’ndaki köşkünü bu işe tahsis ettiğini biliyoruz. Cuntanın başlangıçta 62 kişiden ibaret olduğunu ve bunların arasında gerek asker gerekse sivil bürokraside önemli mevkide bulunan kişilerin yer almadığını da...
Ancak ihtilalin beyin takımının hüneri darbe projesinin kuvveden fiile çıkış sürecinde temas kurdukları kişileri önemli makamlarda bulunan herkesin bu konuda ittifak ettiğine inandırmaları oldu. Dolayısıyla devlet ricalinden pek çok kişi ve komutanlar şahsi endişelerle nasılsa yapılacağına inandıkları darbenin dışında kalmaktansa içinde yer alma yoluna gittiler. İhtilali hedefine taşıyan merkez komutanı Süleyman Paşa’nın düğmeye basılmasından sadece bir hafta önce kadroya katılmış olmasının sebebi budur. Paşa ‘Hiss-i İnkılab’ adlı hatıratında kendisinin meşruti idareye inandığını, ihtilale bu vaatle Hüseyin Avni Paşa tarafından razı edildiğini, lakin kandırıldığını anlatır. Fetva emini Filibeli Kara-Halil Efendi de Mithat Paşa ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi tarafından darbeden üç gün önce ikna edilebilmiştir.
Bu arada darbecilerin tahta çıkarmaya karar verdikleri 5. Murad’ın borsacısından ‘mesarif’ gerekçesiyle hayli para sızdırdıklarını, bu meblağı darbeden sonra Sultan Aziz’in mal varlığına el koyarak ödemeyi vaat ettiklerini de unutmamak lazım.
Trajikomik bir durum olarak kaydetmem gereken bir husus da ihtilalin günü ve saati konusunda cuntayla merkez komutanı Süleyman Paşa arasındaki uzun tartışma ve çekişme. Sivil cunta darbenin öğlen saatlerinde ikindiye doğru yapılmasını istiyordu. Bunun sebebi başarısızlık söz konusu olduğunda, “Biz Babıâli’de işimizin başındaydık, böyle bir girişimden haberimiz yoktur” diyebilme isteğidir... Ancak Süleyman Paşa ‘Böyle saçmalık olmaz’ dedi ve ihtilal onun ısrarıyla 30 Mayıs 1876 günü sabaha karşı saat 04.00 sularında gerçekleştirildi. Aynı şekilde 5. Murad’a ihtilalin başladığını haber alıp askerin sarayı kuşatması üzerine kendiliğinden dışarı çıkması söylendiyse de veliaht şehzade başarıdan emin olamadığı için ‘Olmaz, asker gelip beni alsın ve dışarı çıkarsın’ görüşünde ısrar etmiştir. Bundan dolayı Hüseyin Avni Paşa Sirkeci’de kiralık bir fayton bulup beklemiş, askerlerin harekete geçtiğini haber alınca saraya gelip Osmanlı tarihinde eşine rastlanmayacak bir protokol ve saygı sakilliği içinde faytondan inmeksizin oturduğu yerde kenara kayıp 5. Murad’a ‘Buyurun’ demekle yetinmiştir. Saray çıkışında bir başka gariplik daha yaşanmış muhafız askerler 5. Murad’ı tanımadıkları için ‘Yasak’ diyerek arabanın önünü kesmişler, çaresiz şehzade kendisi tanıtıp onları padişah olduğuna ikna etmek zorunda kalmıştır.
Son bir not: Cunta yeni padişahı tahta çıkardıktan sonra biat merasimi için Dolmabahçe Sarayı’na gelenlerin tepkileri. Örneğin eski sadrazamlardan Arapkirli Yusuf Kamil Paşa’nın sadrazam Mütercim Rüştü Paşa’ya padişahın da duyabileceği yükseklikte bir sesle ‘İyi bok yediniz...’ dediği söylenir.

5. Murad’a deli raporu
Sultan Aziz’in tahttan indirildikten sonra katliyle noktalanan sayfa karanlık olayların sonu olmadı elbette. 5. Murad’ı da amaçlarına uygun bulmadı ‘Erkan-ı Erbea’ yani dörtlü çete! Onun delimsek haller gösterdiği, merdivende aşağı inmek isterken yukarı çıktığı, saray bahçesinde süs havuzuna atladığı, ata ters binmeye çalışıp huzura çıkan vükelayı kucaklayıp öpmek gibi garip haller sergilediği, zapt etmekte zorlandıkları haberlerini yaymaya başladılar etrafa... Doğru muydu bunlar derseniz; yorgun ve asabı bozuktu 5. Murad’ın. Sultan Aziz’in katli onu da ürkütmüştü. Durup durup, “Haydi sol bileğindeki damarı kesti, o halde sol eliyle sağ bilek damarını nasıl kesmiş olur” diye söyleniyordu... Özetle rahatsızlığında ‘deli’ hükmü verilmesini gerektiren bir durum yoktu. Ama cuntanın suikast şüphesini dile getirip kendisini cülus merasimine çıkarmaması, aynı sebeple Cuma selamlıklarına katılmaması halk arasında bu iddiaların doğru olabileceği şüphesini uyandırdı. İngiliz elçisinin tavassutuyla İstanbul’a gelen asabiye doktoru Leidersdorf da padişahı muayene ettikten sonra verdiği raporda ‘Rahatsızlığın birkaç hafta istirahatle geçeceğini’ ifade etmiş olmasına rağmen cunta bunu basına ‘İngiliz doktorun padişahın akıl hastalığına yakalandığı kanaatine vardığı’ şeklinde tanıttı. Sonuç malum... Bu sırada Maslak’taki köşkünde veliahd Abdülhamid Efendi’yle pazarlık yapan Mithat Paşa’nın istediği oldu... Hal ve saltanat değişikliği gerçekleşti...

2. Abdülhamid’in ‘hal’inin 100. yılı
Mithat Paşa ve şurekâsı Yıldız Mahkemesi’nde yargılandı, darbe sorumlularının kimi azledildi, gözden düştü kimi sürgün edildi, öldü. Ama 30 sene sonra aynı oyunlar bu defa İttihad Terakki erkanı ve cuntası tarafından tezgaha konuldu. 2. Abdülhamid hakkında basında öylesi haberler yayınlanıyordu ki okuyanın padişaha öfke duymaması imkansızdı. Örneğin imparatorluğun Balkan coğrafyasındaki topraklarının Abdülhamid tarafından Avusturya’ya satılmak istendiği, pazarlığın bittiği hatta padişahın bir miktar avans aldığı yazılıyordu. Tıpkı yıllar sonra 1960’ta 27 Mayısçıların yaydığı ‘Gösteriler sırasında polis tarafından öldürülen gençlerin cesetlerinin Et ve Balık Kurumu’nun kıyma makinelerine atıldığı’ haberlerine benzer şekilde 31 Mart Vak’ası sırasında inzibat kurşunuyla ölenlerin saray mahsenine taşındığı, çürüyen cesetlerin teker teker çıkarılıp Yıldız bahçesi büyük havuzunda balıklara yem diye atıldığı vs.
Sonuç aynı oldu elbette... 27 Nisan 1909 Salı günü yani bundan tam 100 sene önce 2. Abdülhamid hal edildi... Sultan Abdülmecid’in ‘Kuruntulu oğlum’ dediği hükümdarın vesveselerinin sebepsiz olmadığı böylece ortaya çıkmış oldu.


Türkiye'deki darbelerin ortak noktaları

16 Aralık 2009
Ne zaman: Şimdi. Niçin: Çünkü.Bu iki sorunun cevabı hep aynı oldu. Türk çocuğu Amiral Battı oyunuyla büyüdü. Bu nedenle satranç oynamaya vakti pek olmadı. Tarihler ve kişiler farklı, olaylar aynı... Türkiye'nin darbeler tarihi:

Handan Acar Yıldız


Tarihler farklı, olaylar aynı. Böyle yazılmış bir tarih çok yaratıcı olmasa gerek. Türkiye, her on yılda bir 'kendine gelmesi için' dipçikle dürtüldü. Ancak kendine gelmek bir yana, yara aldı. Son dönemde bu on yıllık süre uzadı. Artık son bulur derken, gündeme düşen yeni darbe planlarıyla zihinler allak bullak oldu.

27 Mayıs 1960
12 Mart 1971
12 Eylül 1980
28 Şubat 1997
27 Nisan 2007
Yukarıdaki beş tarihin alt alta ve aynı kategoride sıralanmasını sağlayan olaylar silsilesi ise neredeyse aynı. Yani bu dört tarihten yalnızca birinin oluşumuna zemin hazırlayan ortamları resmetmek diğerlerini de resmetmek anlamına geliyor.

Tüm süreçlerde geçerli olan durumlar ana başlıklar altında toplanabilir.

A- Türkiye'nin Ekonomik Atağa Geçtiği Dönemler ve Ticari Konuda Alternatif Müttefik Arayışına Geçmesi:

27 Mayıs, 12 Mart ve 28 Şubat Türkiye'nin ekonomik olarak TAKE OF diye tabir edilen dönemlerine tekabül eder. Bu dönemde Türkiye, Avrupa ve ABD'nin yanında Orta Doğu ve Rusya gibi alternatif enerji ve üretim müttefikleri aramıştır. Ancak bu ekonomik arayışlar daha çok siyasi arayış olarak algılanmış ve darbe tarihlerinin bir diğer ortak noktası “Türkiye, Doğu'ya mı yaklaşıyor” eleştirilerine neden olmuştur.

Take Of tanımı ulaşımda kullanılır. Uçağın havalanmadan önceki ulaştığı en yüksek hızdır. O andan sonra uçak havalanır. Türkiye 27 Mayıs, 12 Mart ve 28 Şubat öncesinde Take Of noktasındaydı. 1950- 77 yılları arasında Türkiye milli gelirini 5 defa katlayarak 1018 dolara çıkarmıştı. Ülke on yıl ara ile 27 Mayıs ve 12 Mart süreçlerine girmeseydi milli gelirini 8 kat artırarak Japonya hızına yetişecekti.

1 Haziran 1976 tarihli New York Times gazetesinin yayınladığı bir harita ve TÜSİAD'ın hazırladığı rapor, Türkiye'nin 1980'e de iyi bir seviyede yaklaştığını gösteriyordu. New York Times'da yayınlanan haritada Türkiye sanayileşmiş ülke olarak işaretlenmişti.

Aynı dönemde IDA (Milletlerarası Kalkınma Birliği) 1973'ten sonra gelişmiş ülke saydığı Türkiye'ye kredi açmayacağını söylüyordu. TÜSİAD'ın 1976 raporunda Türkiye'nin 1976'ya pek çok ülkeden daha iyi girdiği belirtiliyordu. 1977'de Türkiye İsrail'den daha az borçlu bir ülkeydi. Yassıada'daki yargılamada Menderes'e 15 yeni şeker fabrikası açılmasının hesabı sorulacaktı.

1950 ile 1970 arasındaki ekonomik çizelge şöyle süre gelmiştir

1-1948 yılında 27,4 milyar olan Türkiye gayri safi milli hasılası 1950'de 28,4 1960 yılında 49,9 ve 1967 yılında ise 72 milyar liraya çıkmıştı.
2- 1950'de milli gelirin %9,6'sını yatırıma ayıran Türkiye 1970'lerde %20'yi yatırıma ayırıyordu.
3- 1962- 72 dönemi yatırımlarının yüzde 22'si imalat sanayinde olacaktır.

Bu gelişime cevap dış dünyadan kredi kesmek oluyordu. Aynı anda içeride de siyasal karışıklıklar artıyordu. 9 Şubat 1977'de Milliyet gazetesinde yer alan habere göre; tekstil sanayinde hızlı gelişme gösteren Türkiye Avrupa'da 50 bin tekstil işçisinin işsiz kalmasına neden oluyor ve bu da dış dünyanın dikkatinden kaçmıyordu.

ABD, gençliğinin kanını kurutan uyuşturucunun büyük kısmının Türkiye'den gittiği gerekçesiyle ülkemizde haşhaş ekiminin yasaklanmasını istedi. Oy oranında köylünün yerini bilen AP, bu ültimatoma uymadı. AP'nin yerine geçen Nihat Erim hükümetinin ilk icraatlarından biri haşhaş ekiminin yasaklanmasıydı. Seçimle gelmeyen bir hükümetin köylünün tepkisi yerine ABD'nin tepkisini öncelemesi doğaldı.

28 Şubat sürecinde Türk ekonomisi dişiyle tırnağıyla kazandıklarının üçte birini kaybetti. Emekli askerlerin en favori mesleğinin ise, kar marjı yüksek şirketlerde danışmanlık olduğu dikkate alındığında demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. 28 Şubat'ın en tetikleyici damarı zaten İstanbul sermayesinin 'irticacı' yeşil sermayeyi tasfiye etmek istemesiydi.

28 Şubatta MGK'nın gösterdiği İrtica delilleri arasında Faik Bulut'un 'Nereye Koşuyor Bu Yeşil Sermaye?' adlı kitabı da vardı.

B- Türkiye Doğu'ya mı Yaklaşıyor Söylemi:

Bu başlığı ekonomi başlığından tamamen ayırmak aslında imkansız. Rusya'nın sıcak denizlere inme hayali Türkiye'yi dış politikada ABD ve NATO'ya yaklaştırdı. 12 Mart öncesinde AP yönetiminin Rusya ile ilişkileri sıkılaştırması ABD'yi rahatsız etti. Time, bu politikayı 'Türkiye yeni ufuklar arıyor' şeklinde yorumlarken, Alman gazeteleri, 'Türkiye'yi kaybeden Avrupa bir gün pişman olacak' ifadelerine yer veriyorlardı.

Alman Zeitung gazetesi, 12 Mart öncesinde Türkiye'de hızla yükselen minarelerden duyduğu 'endişe'yi şu cümlelerle dile getiriyordu. 'Türkiye artık NATO'nun vesayetinden kurtuldu. 50 milyona yaklaşan nüfusundan aldığı güçle stratejik önemini dilediği gibi değerlendirmeye hazırlanıyor.

Arap ülkeleriyle münasebeti hiçbir zaman bu kadar güçlü olmamıştı. Sovyetler Birliği (Karadeniz'inbekçisi) açıkça kur yapıyor. ABD bu oyunda esneklik gösteremedi. Avrupa Türkiye'nin kendinden onarılmaz şekilde uzaklaşmasından bir gün mutlaka pişmanlık duyacak.

Cumhuriyet'in kuruluş yıllarıyla başlayan ve İslam ülkeleriyle bağları koparma ve tamamen Batı'ya dönme anlayışından Menderes döneminde yavaş yavaş uzaklaşılmaya çalışıldı. 1965'li yıllarda Türkiye Doğu'ya da şans tanıyan bir ülke oldu. Arap ülkelerinin petrol gibi mühim bir kaynağa sahip oluşu ve Türkiye'nin sözü edilen ülkelerle tarihi ve dini geçmişi bu politikanın orta sınıf ve köylü kesimden de rağbet görmesine neden oldu.

Aynı şekilde 28 Şubat sürecinde de Refahyol hükümetinin öncülük ettiği D8 oluşumu da dış ve iç basında 'kaygıyla' karşılanmıştır. Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan'ın Libya'ya yaptığı ziyaret de uzun süre tartışılmıştı.

C- ABD ile Dış Politikada Karşıt Görüşlerin Oluşması:


Ancak 27 Mayıs ihtilalinden önce ABD ve Türkiye arasında dış politikayla ilgili olarak görüş ayrılığı casus uçakları konusunda çıktı. Rusya'da keşif uçuşu yaparken düşen uçakların Türkiye'den kalktığının anlaşılması Türkiye'yi güç duruma düşürdü. Rusya Adana'yı bombalamakla tehdit etti. ABD Dışişleri Bakanı 27 Mayıs günü istihbarat uçuşlarının durdurulduğunu açıklarken Türkiye'de Demokrat Parti iktidarı devrilecekti.

İhtilal hükümetinin Dışişleri Bakanı Selim Sarper ise 1 Haziran 1960'da yaptığı açıklamada Kremlin'in bombalama tehdidinin kendileri tarafından ciddiye alınmayacağını söylüyordu. 1965'te iktidara gelen Demirel hükümeti de iki ay sonra U-2'lerin Türkiye'den 'meteorolojik' araştırma yapmak üzere kalkmasını yasakladı.

Arap dünyasıyla ekonomik ilişkilerin gelişmesinin bir yansıması olarak 5 Haziran 1967'de patlak veren Arap İsrail savaşında Türkiye bu politikanın gereği olarak açıkça İslam ülkelerinin yanında yer aldı. Dışişleri Bakanı Çağlayangil, 1958'deki durumun aksine “Türkiye'deki NATO üslerinin Araplara karşı bir oldu bitti ile kullanılmasına izin vermeyeceklerini” söylüyordu.

Demirel 1 Mayıs 1975'te Arap gazetesi El Havadis'e verdiği beyanatta aynı ifadeleri yeniliyordu. Arap İsrail savaşında NATO üslerini açmayan Türkiye ile ABD arasında haşhaş krizi patlak verecektir. ABD gençliğinin Türkiye'de yetiştirilen haşhaştan zehirlendiğini öne süren ABD bu bitkinin ekiminin yasaklanmasını istemiştir. Haşhaşın dünyada en çok yetiştiği bölge ise Asya'dır.

II. Bölüm

D- Türkiye'deki Azınlıklara Yönelik Saldırı ve Saldırganların Muhafazakar Hükümetten Yüz Bulması
1960 İhtilali sonrasında Yassıada yargılamalarına konu olan ve Hükümet'in sorumlu tutulduğu 6-7 Eylül olaylarının benzer senaryolarına 2009 yılında ortaya çıkan Kafes Planı'nda rastlanıyor:
Azınlıkların dini liderlerine yönelik suikastler..
Kafes'in ortaya çıkması sadece 6-7 Eylül'ü değil, 2007 yılında yaşanan olayları da akla getiriyor. Bu tarihte Ermeni gazeteci Hrant Dink ve Trabzon'da yaşayan Rahip Santaro aynı tür silahla öldürülmüştü. Glock marka silah zihinlerde 'Gonk' sesi yaratmıştı.
Ayrıca zanlıların profili de birbirine çok benziyordu. Bu iki olayla birlikte misyonerlik yaptığı iddia edilen üç gencin öldürüldüğü olay Eergenekon davasında birbiriyle ilişkili olaylar olarak dosyaya geçti. Dava hala sürüyor (!)
6-7 Eylül'de ne olmuştu?
Dönemin medyası halkın en hassas noktaları konusunda 'uyandırıcı' misyonunu kararlılıkla yerine getirmişti. Kıbrıs Türkleri'ne yapılan baskılar, 1955 yılında Türkiye kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. O dönem Türkiye'de en çok satan gazete olan Hürriyet başlığında İstanbul'daki Rum azınlığın aralarında bağış toplayarak Kıbrıs Rumlarının ENOSİS çetelerine gönderdiğini yazıyordu. Dışişleri yetkilileri Londra'da Kıbrıs temaslarına devam ederken, Atatürk'ün Selanik'teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili haber, önce 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde radyoda yayımlandı.
Bunun üzerine, “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan Mithat Perin'in sahibi, Gökşin Sipahioğlu'nun yazı işleri müdürü olduğu İstanbul Ekspres gazetesi genelde tirajı 20 bin civarında olduğu halde 6 Eylül'de 290.000 basmış ve o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince bütün İstanbul'da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlandı.
Aynı baskıda Kıbrıs Türktür Derneği genel sekreteri Kamil Önal Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz diye yazmıştır.
Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, kontrgerilla ve diğer derin devlet teşkilatları, bazı resmi ve gayriresmî makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirildi.
İstanbul'daki Rum azınlığın ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiledi. Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, 20-30 kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur gibi araçlar yardımıyla sağlandı. 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000'den fazla taşınmaz tahrip edildi ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp, yağmalandı.
Kiliseler ve mezarlıklar da payını aldı: Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği gibi, İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortadoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.
İzmit ve Adapazarı'ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa istasyonuna geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı.
Zamanın gazetelerine göre asıl suçlu, Türkleri provoke eden Rumlardır. Halbuki 6-7 Eylül olaylarının sadece Kıbrıs'la ilgili olarak Rumlara yapılmış bir misilleme olmadığının bir göstergesi, tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59'u Rumlara aitken, kalan yüzde 17'sinin Ermenilere, yüzde 12'sinin Yahudilere ait olması, hatta dönmelere ve Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekânların bile saldırıya uğramasıdır.
Olayların başladığı saatlerde İstanbul'da olan başbakan Adnan Menderes saldırıların kontrol edilememesi üzerine Sapanca'dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104'e yükseldi. 10 Eylül 1955 günü dönemin İçişleri Bakanı istifa etti.
1960 darbesinden sonra, bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. 27 Mayıs darbesinden sonra cunta tarafından organize edilen Yassıada yargılamalarında olayların DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes'in provokasyonu sonucu kontrolden çıktığı iddia edildi ve cunta mahkemesi Demokrat Parti yönetimini 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırıldı.
Altındaki imzanın ıslak mı kuru mu olduğu uzun süre tartışılan 'Kaos Planı'nda Kahramanmaraş olaylarını okur gibi oluyoruz.
19 Aralık ile 26 Aralık 1978'de Kahramanmaraş'ta meydana gelen Cumhuriyet tarihinin en önemli katliamlarından biri olarak anılan olaylar 12 Eylül darbesi için gerekçe olarak gösterilmişti. Olaylar alevi ve sünni çatışması şeklinde lanse edilmişti.
Kaos planındaki eylem maddelerinden biri de Alevi ya da Azınlık liderlerine suikast düzenleyerek sözü edilen kesimlerin tepkisini çekmekti.
Maraş katliamı sanığı olarak yargılanan ve beraat eden eski BBP Genel Başkan Yardımcısı Ökkeş Şendiller', Alevi Çalıştayı'na katılmasına izin verilse 'olayların bir Sünni alevi çatışması değil, uluslar arası bir plan olduğunu belgeleriyle ispat edeceğini' söylemiştir.
19 Aralık ile 26 Aralık 1978'de Kahramanmaraş'ta meydana gelen Cumhuriyet tarihinin en önemli katliamlarından biri olarak anılmaktadır. Olaylar alevi ve sünni inançlı vatandaşlar arasında yaşanmıştır ve darbeye gerekçe olarak kullanılan ya da hazırlanan olaylardan biri olarak kabul edilmektedir.
28 Şubat'tan önce yaşanan Gazi olayları da benzer nitelikteydi. Gazi Mahallesi Olayları, 1995 yılı Mart ayında İstanbul'un Sultangazi ilçesine bağlı Gazi Mahallesi'nde provokatif bir eylem sonucu başlayan ve şehrin diğer bölgelerine yayılan olaylardır.
12 Mart 1995 günü akşam saatlerinde İstanbul'da Alevi vatandaşların çoğunlukta yaşadığı Gazi Mahallesi'ndeki üç kahvehane ve bir işyeri aynı anda kimliği belirsiz kişilerce bir taksiden otomatik silahlarla açılan ateşle tarandı.

E- Ülkede Düşünce ve İnanç Bazında Kutuplaşmaların Yaşanması:

Türkiye her darbe sürecinde karşıt grupların çatışmasına sahne olmuştur. Bu, bazen Alevi- Sünni, Laikçi- İslamcı, Sağcı- Sol gibi farklı boyutlarda olabildi. Türkiye en keskin kutuplaşmayı ideolojik bazda Sağ- Sol arasında yaşadı.
Bu durum, çift kutuplu dünya düzeninin etkisiyle gerçekleşti. Ancak Türkiye'nin stratejik konumu, çift kutuplu düzenin iki aktörü olan ABD ve Rusya açısından vazgeçilmez olması, bu kavgayı uzun ve çetrefilli kıldı. 1968'ler, Komünist dünya görüşü ile Milliyetçi dünya görüşü arasındaki sınırların keskinleşmeye başladığı tarihtir.
İki grubun da temelinde savunduğu aslında aynı, emperyalizm karşıtlığıydı. Milliyetçi cenah, sosyalizmi savunan kesimi Rus ve Çin emperyalizmine hizmet etmekle suçluyordu. Sol kesim ise sağ kesimi Amerikan emperyalizmine hizmet etmekle suçluyordu.
1969 yılında gazeteci Beyhan Cenkçi'nin bir araya getirdiği ve dışarıda binlerce kişinin tetikte izlediği üç öğrenci vardı. Dev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, Ülkü ocakları Birliği Genel Başkanı Ramiz Ongun ve Sosyal Demokrasi Dernekleri Federasyonu Başkanı Semih Eryıldız.
Gençler neden vuruşuyorsunuz sorusuna da ortak cevap veriyorlardı: “Biz vurmuyoruz, kendimizi savunuyoruz”.
Daha sonra Ergenekon soruşturmasında da adı geçen emekli albay Fikret Karadağ'ın ifadeleri bu gençlerin neden kendini vuran değil de savunan tarafta gördüğünün önemli bir temsili.
Bu albay darbe girişimlerinin otaya çıktığı 2007 yılında şu sözleri söylüyordu: “Ben şimdi 5 Mahir Çayan 10 Yusuf İnanoğlu arıyorum.” Yusuf İnanoğlu diye bir karakter yok aslında. Bu Albay Yusuf Aslan ve Hüseyin inan'ın isimlerini bile doğru hatırlamıyor. Ancak böyle gençleri aradığını söylüyor. Demek ki amaca ulaşmak için kullanılmış gençlerin adları bile önemli değil ayrıca bu darbeden kırk yıl sonra bir albayın aklına bu isimlerin gelmesi ve bu kadar samimi gençleri araması dikkat çekici.
68 kuşağının eylemlerde aktif rol oynayan gençleri idam sehpasına gitti. Ancak bu gençlerle yoğun diyalog halinde olan, 27 Mayısçı Milli Birlik Komitesi üyesi İrfan Solmazer 12 Mart muhtırasına 24 saat kala Almaya'ya uçtu. Yine solcu gençlerle ilişkisi bilinen Sarp Kuray gibi subayların akıbeti ölen gençlerden çok farklı olmuştur.
Sağ kesimdeki gençler ise bugün siyaset bilimi uzmanları tarafından Özel Harp Dairesi'nin projesi olarak yorumlanan Komanda Kamplarında eğitim görüyorlardı.
Bu örneklerin iki boyutu var. Bir boyutu o dönem bazı gençlerin aynı mihraklar tarafından kullanılması. İkinci boyut ise çok daha önemli ma gözden kaçan bir boyut.İster sağ ister sol kesim olsun (ama burada ideolojisiyle daha çok çelişen sol kesimdir) belli amaca ulaşmak için ordudan medet umma ya da ordu ile dirsek temasında bulunmayı sakıncalı görmemiştir.
Sana yapılan darbe iyi bana yapılan darbe kötü anlayışı ne yazık ki bu gün bir kesimde hala etkilidir. Örneğin yakın geçmişte 28 Şubat sürecine tepki koyan, 'eski tüfek' solcular ve sağcılar olmuştur. Ama 28 Şubat'a alkış tutanların yanında ne yazık ki bu oran bir elin parmakları kadar azdır. Aynı çelişkiyi sağ kesim de göstermiştir. Gençliğinde hapishanelerde milliyetçi olarak işkence gören isimler, 28 Şubattan sonra kurulan hükümetlerde ANAP'lı olarak bakanlık yapmışlardır.
12 Mart 1971muhtırası ile 12 Eylül 1980 darbesinde iktidarda Demirel yönetimi, muhalefette ise CHP ile Ecevit bulunuyordu. 1980 darbesinde Erbakan'ın MSP'si de Meclis'te bulunan partiler arasındaydı. Türkiye'nin en büyük tehdidinin aşırı Sol olduğunu söyleyen Demirel ile Sağ'ın da en az Sol kadar tehlikeli olduğunu savunan Ecevit aynı Meclis'te yer alıyordu.
İdeolojik kutuplaşmanın en yoğun yaşandığı alanlar ise üniversitelerdi. Bu dönemde dekan ve profesörler 28 Şubat sürecinde olduğu gibi, cübbeleriyle sokaklarda tepki yürüyüşleri düzenlemişlerdi. Tayinler, Danıştay tarafından iptal ediliyor; çıkan kanunlar Anayasa Mahkemesi tarafından durduruluyordu. Yasama, Yürütme ve Yargı arasındaki 'ayrılık' böylece sürekli gündemde kalıyordu.

www.stratejikboyut.com

KAYNAKLAR

12 Mart'ın İç Yüzü Hüseyin Demirel
Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım Hasan Cemal
Akide Şekeri Harekatı Salih Acarel
68 Kuşağı Mümtazer Türköne



KURULAY YILMAZ
________________________________________
Tüm Yazıları
TÜRKİYEDE DARBELER
TÜRKİYE’DE DARBELER
Darbelerin ortak özelliği halk bilmez,güdülür.Biz biliriz anlayışıdır.Doğruyu temsil ettiğine
inanan azınlık bir zümrenin milli iradeyi yok sayarak bütün yetkileri elinde tutmasıdır. Darbeyi
yapanlar; Devlet çok kötü yönetiliyor. Vatan elden gidiyor.Bundan kötüsü olmaz. Hiçbir şey iyi
gitmiyor Yönetim meşruluğunu kaybetmiştir.Bu kötü gidişe dur demek gerekir. mantığı ile hareket
ederler. Darbe karşıtı olanlar; Darbenin demokratik olmadığını.Darbeyi savunanların düşüncelerinin
seçimle iktidar olamayacaklarını gördükleri için darbe çığırtkanlığı yaptıklarını, darbelerin memleketi
hep geri bıraktığını söylerler.. Eğer bir kötü gidiş varsa buna dur diyecek olan yine millettir. Millet te
sandıkta cevabını verir demektedirler.

Bu yazımda Türkiye tarihinde yaşanmış olan darbeler ve neticeleri hakkında kişisel
yorumlara pek girmeden özet bilgiler vermek istiyorum.
Darbeleri Cumhuriyetten önce ve sonra olmak üzere iki şekilde ele alıyorum.
A-Cumhuriyetten önce ki darbeler:
30.Mayıs.1876 Darbesi:
Darbeyi yapan cuntacılar:Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa, Mütecim Rüştü Paşa, Süleyman Paşa ve İngiltere’nin İstanbul Büyük elçisi Sir Henry Geoge Eliot tur. Fakat asıl darbeyi düşünen ve hazırlayan Hüseyin Avni Paşadır.
Darbeciler:Sabaha karşı Dolmabahçe sarayına girmişler. Padişah Abdülaziz ve aile efradı alınarak kayıklarla Topkapı Sarayına götürülmüşlerdir. Darbeden beş gün sonra Sultan Abdülaziz iki bileği kesilmiş olarak bulundu. İntihar süsü verilmiş cinayet olarak değerlendirildi.
Darbenin ele başı sı Hüseyin Avni Paşa Şahsi ihtirasları,hırsları olan kinci bir kişi idi. Darbeye sebep gösterdiği halde Meşrutiyete ve Anayasa ilanına izin vermedi. 68 kişi ile Koca Osmanlı Padişahını nasıl devirdiğini övünerek Avrupalı gazetecilere anlattı. Saltanatı 16 gün sürdü.15.Haziran. günü cuntacıların toplantıları esnasında Sultan Aziz’in kayın biraderi ,hünkâr yaveri Binbaşı Çerkez Hasan Bey toplantıyı bastı tabanca ile vurarak H.Avni Paşayı öldürdü.
Darbe ile devlete çok zarar verilmiştir.Cuntacılar Dolma Bahçe sarayını yağma ettiler.Bir milyon altın değerindeki mücevherler; Darbeciler tarafından Daha iyi değer bulması amacıyla altın sarrafı Rum Hiristaki Efendiye verilerek Paris’e gönderildi.Hiristaki Efendi bir daha geri dönmedi sıra kadem bastı.tek kuruş dahi göndermedi. İkincisi darbeye katılanlara çok büyük paralar dağıtıldı.Kısaca devlet dolandırılmış ve talan edilmiş oldu.
1908 Darbesi:
Üçüncü ordu’nun genç subaylarının eylemleri II.Abdülhamit’i Anayasayı yürürlüğe koyma durumunda bırakmıştı. İkinci meşrutiyet 23.7.1908 de ilan edildi Bulgaristan prensliği bağımsızlığını ilan etti.Aynı gün Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek eyaletini ilhak ettiğini bildirdi.Yunanistan’da Girit’i ilhak etmek istedi. Bu ortamda seçim yapıldı.275 millet vekili seçildi. Anayasa gereği; 140 Türk,81 Müslüman.49 Hristiyan ve 5 Musevi Milletvekili seçildi..Çok uluslu İmparatorlukta azınlıklara gün doğdu. Her azınlık milletvekili devleti değil de Avrupa devletlerini arkasına alarak kendi azınlığının geleceği için çalıştı.Üçüncü orduda İttihat ve terakki partisi üyesi genç subaylar etkin olmaya başladılar.İttihatçı olmayan yaşlı subaylar tasfiye edildi.Çok değerli subaylar devlet hizmeti dışında kaldılar. Devlet çok büyük yaralar aldı.
13.4.1909 Darbesi (31.Mart.Vakası)
İttihatçı genç subaylar. II.Abdülhamit’i tahttan indirip; Sultan Reşat’ı padişah yapmak istiyorlardı. Diğer taraftan İngiltere başta olmak üzere bütün devletler;II.Abdülhamit’i istemiyorlardı; Filistin de yurt vermediği için Yahudi Siyonistler, isyanları şiddetle bastırıldığı için Ermeniler II.Abdülhamit’in devrilmesi için ittifak etmişlerdi. Öyle de oldu. İstanbul’da ki generaller Sultan dan Yıldız sarayını korumak için irade buyrulmasını istediler.Ancak II.Abdülhamit: Bu yaştan sonra Müslüman ı Müslüman a kırdıramam dedi ret etti. İttihatçılar padişahı tahtan indirdiler. Maalesef İngiliz çıkarlarına hizmet etmiş oldular.Yanında ki üç kişi ile birlikte Yahudi milletvekili Samuel Karasu padişaha tahttan indirildiği beratını veriyordu. Sen bize Filistin’i vermedin biz de seni tahttan indirdik diyordu.. Padişah tahtan indirildiğimi bildirecek içinizde bir Türk yok muydu? Demişti.

Padişah alındı.Yıldız sarayına girildi. Ne varsa talan edildi. Bir çok vatan sever subay’a kıyıldı.İttihatçı küçük subaylar iç politikaya iktidar mücadelesine karıştı.hak etmedikleri yerlere geldiler. Devlet milyonlarca altın değerinde zarara uğratıldı.Bir çok diplomatik hatalar yapıldı. En önemlisi Osmanlı Devleti 10 yıl sonra yıkılmıştır.

B-Cumhuriyet döneminde ki darbeler 27.Mayıs.1960 İhtilali: İhtilali hazırlayan sebeplerin başında 28-29 Nisan tarihlerinde İstanbul Üniversitesinde
öğrenci hareketleri ,CHP nin sert .muhalefeti, DP nin partizan tutumları sayılabilir. O devirleri hatırlayan bir kişiyim.Asıllı asılsız çok şeyler söyleniyordu. Şu şarkı o günler de ihtilali destekleyenler tarafından okunuyordu.

Olur mu böyle olur mu
Kardeş kardeşi vurur mu
Kahrolası diktatörler
Bu dünya size kalır mı

Kızılırmak akmam diyor
Etrafımı yıkmam diyor
Ünü büyük İsmet Paşa
Ben sözümden caymam diyor.
27. Mayıs:37 Yıllık Cumhuriyet rejiminde ilk Askeri müdahaledir.14.Mayıs 1950 de seçim
kazanarak iktidara gelen,1954 ve 1957 seçimlerinde de yine kazanan Demokrat parti iktidarına 27.Mayıs 1960 Harekatı ile son veriliyordu. Harekâtın safahatına girmiyorum.Müdahale; Milli Birlik Komitesi İsmi verilen bir komite tarafından yürütülüyordu.MBK si 27 numaralı bildirisi ile 18 üyeli yeni kabineyi açıklamıştı.
27 maddelik geçici yeni bir Anayasa hazırlanması için İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof Sıdık Sami Onar başkanlığında Prof H.Nâili, Kubalı,Ord.Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve Prof. Muammer Aksoy görevlendirilmişlerdi.
Demokrat parti millet vekilleri Yassıada’ya götürüldüler. MBK si Yüksek Adalet Divanını oluşturdu.1.Başkan,8 asil ve 6 yedek üyeden oluşuyordu. Salim Başol Başkan Altay Ömer Egesel Baş savcı olarak tayin edilmişlerdi.14 Ekim.1960 da duruşmalar başladı. 15.Eylül.1961 de sona erdi.592 sanık,1068 tanık dinlendi. 19 dava görüldü.Celal Bayar dahil 11 kişinin idam cezası Müebbet hapse çevrildi. Adnan Menderes,F.Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan İdam edildiler..31 kişi müebbet hapis, 418 kişi hakkında da muhtelif hapis cezaları verildi Mahkum edilenlerden: Afyon Mv.Necati Topçuoğlu, Samsun Mv.Başbakan yardımcılığı yapmış Tevfik ileri,İst.Mv.Muhlis Erdemir.Diyarbakır Mv.Kâmil Tayşi cezaevinde ölmüşlerdir.
İhtilalden umduğunu bulamayan bazı subaylar ve Üniversite hocaları vardı. Başarısız karşı darbe girişimleri oldu. Neticeleri çok tartışıldı.Üzerinden 48 sene geçti halen tartışılıyor.Yeni Anayasa hazırlandı. Kuvvetler ayrılığı prensibi getirildi,TBMM den başka birde Cumhuriyet Senatosu oluşturuldu.Tabii senatörler vardı. Üniversite ve TRT özerk oldu.
Darbe CHP liler tarafından desteklendi,alkışlandı. 27.Mayıs bayram olarak kutlandı.Ancak bu bayram CHP bayramı olarak nitelendirildi.DP liler matem günü kabul ediyorlardı.
12.Mart.1971 Muhtırası:
12. Mart.1971 günü Türkiye radyoları 13.00 haber bülteni başında üç maddelik muhtıra okunmuştu.Özetle Türkiye Cumhuriyetinin geleceğinin ağır tehlikede olduğu, Anayasa’nın ön gördüğü reformların Atatürkçü bir görüşle ele alınarak gerekli reformların süratle yapılması isteniyordu.Aks halde TSK kanunların verdiği Türkiye Cumhuriyetini Koruma ve kollama görevlerini yerine getirme kararlılığı içinde oldukları belirtiliyordu.
GKB Org. Memduh Tağmaç, KKK Org. Faruk Gürler,Dz.KK Ora. Celal Eyicioğlu,HKK Org. Muhsin Batur’un imzaları vardı.
Muhtıra: Cumhurbaşkanı,Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu Başkanlarına elden gönderildi.
15.Mart.1970 de güven oyu alarak görev yapmakta olan 32.Cumhuriyet hükümetinin başında Süleyman Demirel kabinesi bulunuyordu. Aynı gün MİT Müsteşarı Korg. Fuat Doğu; S. Demirel’e Ordunun müdahale kararını duyurmuştu. 3.Demirel kabinesi istifa kararını hemen Cumhurbaşkanlığına göndermişti.
16.Mart.1971 de Prof. Nihat Erim’e hükümeti kurma görevi verildi.;Beyin takımı olarak nitelediği yeni reform hükümetini hemen açıklamıştı.
12.Eylül.1980 Harekâtı:
12.Eylül harekatını doğru değerlendirebilmek için.!2 Mart.1971 den o güne kadar olan süreci çok iyi tahlil etmek ve değerlendirmek lazımdır.Hele hele harekat öncesinde ve harekat anında ki hükümetlere bakmak gerekir. AP den 11.Millet vekili istifa etti Her biri bir bakanlık alarak Ecevit’in kurduğu Motel Hükümeti tabir edilen hükümet kurulmuştu. Bu hükümet 12.Mart dönemi sıkı yönetim mahkemelerinin mahkum ettiği eylemcileri 1.Ecevit hükümeti çıkardığı af ile serbest kalmışlardı. Anarşik olaylarda 2500 kişi ölmüştü. Süleyman Demirel:Bu Motel hükümeti devlet düşmanlarını himaye ediyor.Dolayısı ile anarşinin kaynağına inemez..Diyordu. Ordunun müdahalesinden söz edenler vardı.
Devlet dergisi: Eylül.1978 sayısında Doç.Dr.Necmettin Hacıeminoğlu; Devleti Kim Kışkırtır? İsimli yazısında:20 yıllık tecrübe ispat etmiştir ki,Türkiye’de askerlere ihtilal yaptırmak gayreti yalnızca CHP nin ve aşırı solun işidir.diyor ve CHP iktidarına karşı bir müdahalenin olmayacağı ima ediliyordu.Nitekim Çok çalkantılı şekilde 22 ay iktidarda kalan Ecevit Hükümetinden sonra Kurulan Demirel Hükümetine Güven oyu aldığından 32 gün sonra Cumhurbaşkanına Uyarı mektubu verildi.
12.Eylül.1980 de TSK yönetime el koydu.. GKB.Org. Kenan Evren,KKK:Org. Nurettin Ersin.DzKK Ora Necat Tümer. HvKK .Org. Tahsin Şahinkaya Milli Güvenlik Konseyi adıyla bütün yetkileri kendinde toplamış olarak ülkeyi idare etmeye başlamışlardı..
Asayişin sağlanmış olması itibariyle başarılı sayılır. Ancak devlete el koymadan ve Anayasa’nın dışına çıkmadan asayiş temin edilemez mi idi?. Tartışma konusu olmuştu.


Müdahalelerin hepsi birbirine benzemektedir.Gerekçeleri, senaryoları,destekleyenleri,rant sağlayanları hep aynıdır. Seçimle gelemeyecek olanlar müdahaleye çanak tutmaktadır yorumları yapılmaktadır.

Daha sonra da bazı yumuşak müdahaleler olmuştur. Ancak çok yeni olmaları sebebiyle o konuların değerlendirilmesi zamana bırakılmalıdır.
Kurulay YIMAZ


YAZARDAN  
  Hiçbir oyunumda tarihten yola çıkmadım ben. Günümüzden yola çıktım. Günümüz olaylarıyla, kişileriyle, sorunlarıyla bir çağrışım uyandırdığı anda tarihe yöneldim. (…) Benim zaman içindeki çevrem, Kanuni Sultan Süleymanlara, simavnalı Şeyh Bedrettinlere, Gılgameşlere dek uzanıyordu. Ama insan aynı insandı. Onların kaygıları, düşünceleri, sorunları, yazgıları… Çok yanlış olarak tarihsel konulu oyunlar tarihle karıştırılır. Oysa tarih şaşmaz biçimde nesnel, oyun şaşmaz biçimde özneldir. Bir oyun yazarıyla, bir tarihçinin olaylara bakış açıları başkadır, yöntemleri başkadır. Amaçları başkadır. Başka başka bireşimlere gitmeleri doğaldır, olağandır, hatta kaçınılmazdır. …sanatçı bir şeyleri çözümlemek için yazmaz. (…) Sanatçı sergiler, düşündürür, yorumlamayı da seyir işine ya da okuyucusuna bırakır. Doğru çözüm sonradan doğru yorumlayanlardan gelir. * *: Orhan Asena’nın söyleşi ve yazılarından alıntılanmıştır. Kaynak: Nutku, Hülya-CUMHURİYETİN 75. YILINDA BİR YAZAR: ORHAN ASENA-T.C Kültür Bakanlığı Yay. Haz: Andaç, Feridun-AYDINLANMANIN IŞIĞINDA SANAT İNSANLARIMIZ IV- Papirüs Yay.







 
Reklam  
   
ZİYARETÇİ DEFTERİ  
 
 
İSTANBUL EFENDİSİ  
 




 
TARLA KUŞUYDU JULIET  
 



 
Bugün 19 ziyaretçi (29 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=