.
İÇERİK  
  ANA SAYFA
  İLETİŞİM
  KAYNAK KULLANIMI HAKKINDA
  SULTAN IV. MUSTAFA
  PADİŞAHLARIN EŞLERİ
  OSMANLI HANEDANI SOY AĞACI
  YENİÇERİ VE KAPIKULU SÜVARİLERİNİN İSYANLARINA İLİŞKİN BİR ANALİZ
  II.MAHMUD DÖNEMİ'NDE GİYİM KUŞAM
  II. MAHMUD
  OSMANLI KRONOLOJİSİ
  III. SELİM DEVRİNDE MUSÎKİ HAYATINDAN KESİTLER
  ALEKSANDER GREGOREVİÇ KRASNOKUTSK’UN GÜNLÜĞÜNDEN ALEMDAR MUSTAFA PAŞA VAKASI
  KABAKÇI MUSTAFA AYAKLANMASI
  KİMİ UNVANLAR, TABİRLER
  OSMANLI'DA MÜZİK
  DEVLET TEŞKİLATI
  ISLAHATLAR
  SENED-İ İTTİFAK
  OSMANLI ARMASI
  İLBER ORTAYLI'DAN MAHMUD, SELİM, SADRAZAMLAR PADİŞAHLAR...
  ORDU
  II.MAHMUD'UN MÜZİSYENLİĞİ
  OSMANLI DEVLET TÖRENLERİNİN TOPKAPI SARAYI’NDAN DOLMABAHÇE SARAYI’NA İNTİKALİ
  AYAN
  BAB-I ALİ YANGINI VE ALEMDAR VAK'ASI
  SIR KÂTİPLİĞİ VE RUZNÂME
  III. SELİM'İN SEHİD EDİLMESİ
  27 MAYIS DARBESİ VE TALAT AYDEMİR
  31 MART VAKASI
  TÜRK DARBELER TARİHİ
  KADIN HAYATINDAN AYRINTILAR
  ALEMDAR MUSTAFA PAŞA'NIN SADRAZAMLIĞI
  PAŞALIK MÜESSESESİ (avi)
  OSMANLI ORDUSU (video)
  HAREM (AVİ)
  OSMANLI PADİŞAHLARI (avi)
  BATILILAŞMA (avi)
  OSMANLI AİLESİ (avi)
  HUKUKSAL AÇIDAN SENED-İ İTTİFAK
  SENED-İ İTTİFAK YORUMU
  KİMİ MERASİMLER
  III. SELİM DÖNEMİ YENİLEŞME ÇABALARI
  HALININ TARİHİ
  19.yy'DAN BAŞLIKLAR
  SIRP İSYANI VE OSMANLI-RUS SAVAŞI
  III. SELİM DEVRİNDE NİZAM-I CEDİDİN ANADOLU'DA KARŞILAŞTIĞI ZORLUKLAR
  SENED-İ İTTİFAK'IN TAM METNİ
  SENED-İ İTTIFAK lLE MAGNA CARTA'NlN KARŞILAŞTIRILMASI
  FRANSIZ İNKILABI’NIN TÜRK MODERNLEŞME SÜRECİNE ETKİLERİ
  YENİÇERİ OCAĞININ KALDIRILIŞININ TAŞRADAKİ YANSIMASI
  TÜRK MODERNLEŞMESİNİN AMBİVALANT DOĞASI
  TÜRKİYE'DE BATILILAŞMA DEĞERLERİNİN ARAÇLAŞMASI
  OSMANLI YÖNETİCİLERİNDE ZİHNİYET DEĞİŞİMİ VE BATILILAŞMANIN BAŞLANGICI
  SARAY MÜZİĞİNDE YAYLI ÇALGILAR
  XIX.YY'DA İSTANBUL' DA SANAT VE MUSİKİ
  TOHUM VE TOPRAK YILLARINDA TÜRKİYE
  EDEBİYAT-TARİH-TİYATRO İLİŞKİSİ
  19.YY İLK YARISINDA KADIN GİYSİLERİ
  KEMAL TAHİR VE BATILILAŞMA
  TÜRKLERDE ÇERAĞ MUM VE ATEŞ
  ELEŞTİRİLER



  




																							
AYAN

AYANLIK MÜESSESESİ



            Hem Osmanlılardan önce, hem de Osmanlılar döneminde şehir ve köylerde ileri gelenler için kullanılan ve Arapça bir tabir olan Ayan tabiri, 18. yüzyıldan önce Osmanlı siyasi hayatında devlet rüknü yani dikkate alınması gereken bir kuvvet olarak kabul edilmezdi.

            Osmanlı devletinin klasik sisteminin bozulmasıyla birlikte merkezi güç zayıflamış ve bu iktidar boşluğu taşrada feodal özellikleri bünyesinde barındıran ayan sınıfını ortaya çıkarmıştır. Osmanlı devletinde bir yerleşim merkezindeki ulema ve kapıkullarının mensup, mazul ve emeklileri ile esnaf ve tüccarın önde gelenleri ayandan sayılır ve hepsine birdenayan-ı belde, ayan-ı memleket, ayan-ı vilayet veya ayan ve eşraf denirdi.
            18. yüzyılda halk ile devlet arasındaki işleri yürüten, merkezi hükümete karşı halkın ve halka karşı da merkezi hükümetin temsilcisi konumunda olan ve vilayet ayanlarının da reisi durumundaki ayan ise resmi ayan ve reis-i ayan olarak adlandırılırdı . Burada söz konusu edilen, devletin klasik sistemine yeni bir iktidar unsuru olarak sonradan katılan ve 18. yüzyılda güçlenen bir sınıf olarak ortaya çıkan resmi ayan veya reis-i ayandır.

            Ayanın taşradaki yükselişinin sebebi, yerel unsurlarla merkezi devlet arasında ortaya çıkan ve karşılıklı çıkarlara dayanan uzlaşmadır. Ayanlık örgütü başlangıçta önemi az olan ve fazla şikayet edilmeyen bir kurum olarak görülmüştür. Ayanlar da görev itibarı ile devlet tarafından verilen işlerin yapılmasına yardımcı olan, devlet ile halk arasında aracı olarak nitelendirilmekteydi . Devlet bazen ayanlarla mücadelede başarısız olmakta ve çareyi onlarla uzlaşma yoluna gitmekte bulmuştur . Öte yandan devletin derebeylerine göz yumuşunun ne yeni denenen bir sistemin ne de bilinçli bir politikanın gereği olduğu da ileri sürülmekte, zamanın ve şartların zorlaması ile bunların varlıklarının kabul edildiği belirtilmektedir. Daha önce halkın isteği ile seçimle iş başına getirilen vilayet kethüdalarını, 18. yüzyıldan sonra güçlü ayanların kendi taraftarlarından tayin etmesi de ayanlığın bir güç olarak ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Zorbalığa meyilli vilayet kethüdaları vergileri toplamak ve kaza ile ilgili diğer işleri görmekle görevlendirildikleri halde, halktan kendileri için de vergi toplamaktaydılar.
            Ayan’ın bir sınıf olarak ortaya çıkması ve güçlenmesi şu şekilde anlatılmaktadır; “Ayanlar, özellikle merkezi otoriteyi sürdüremeyen, kırsal alanda tımar sisteminin yozlaşması ve zayıflamasıyla denetim gücünü yitiren ve gerek bu boşluktan ötürü, gerekse nüfus artışı ve işsizlikle birlikte baş gösteren iç ayaklanmalar karşısında merkezi devletin de onayladığı yerel savunma milislerinin liderleri konumunda olan ve zaman içinde iltizam sistemi sayesinde iktisadi olarak da güçlenen, neredeyse devletin taşradaki gayri resmi temsilcileriydi” . Öte yandan, sancak idarelerindeki değişiklikler, Anadolu’da karışıklıkların artması, merkezi otoritenin zayıflığı, vergi toplama meselesi, vilayet ve şehir kethüdalığının el değiştirmesi de Anadolu’da ayanlığın ortaya çıkması ve güçlenmesinin diğer sebepleri arasındadır.
            Ayan kastedilerek, halk arasından çıkmış bir unsurun devlet görevlilerini görmezden gelip halkın asıl temsilcisi olarak kendini zorla kabul ettirdiği ve bunun da devletin merkeziyetçi bürokrasisine indirilmiş ağır bir darbe olduğu ileri sürülmüştür. Taşrada kapıkullarının bu şekilde güç kaybetmesi padişahın iktidarının zayıflaması anlamına gelmekte ve bu iktidar boşluğunu ayan doldurmaktadır.

Ayanlığın Güçlenmesi

            Osmanlı’da feodal yapıyı çağrıştıran ayanlık, 18. yüzyılın ikinci yarısında ve 19. yüzyılın ilk yarısında, imparatorluğun iç politikasında önemli bir rol oynamıştır . Ayanlık, mütesellim, mültezim, çiftlik sahibi olmak gibi her biri devlet tarafından kontrol edilen faaliyetler içinde gelişen bir sınıf olduğu halde bu kurumun devletten tamamen bağımsız ve gerçek anlamda bir mülkiyet anlayışını ortaya çıkardığı söylenemez . Hemen hemen bütün ayanlar servetlerini devlet memurluğu yaptıkları sırada edinmekteydiler . Bu durum ayanların öldükten veya siyaseten katl edildikten sonra servetlerinin müsadere edildiği konusuna açıklık getirmektedir . Çünkü devlet hizmetinde bulunanlar askeri sınıftan sayıldıkları için öldükten sonra mallarının devlet tarafından müsaderesi de olağan bir durumdur.
            Yerli ailelerin büyük çoğunluğu devlet hizmetinde iken, mültezim, yeniçeri, kadı, sipahi mütekaidi, müderris, müftü v.b. kazandıkları itibar ve servetle şehirlerde önemli rol oynamaya başlamışlardır. Bu ailelerin güçlü olanları, idari, iktisadi, mali ve askeri alanlarda yapmış oldukları yardımlar dolayısıyla devlet için vazgeçilemez ve her zaman kendilerine başvurulan bir unsur olarak göze çarpmaktaydılar. Devletin el atmak istediği her alanda onlara muhtaç oluşu ilginçtir. Kimi zaman, seferi orduların teşkili derebeylerin çabalarıyla mümkün olabilmiş; asayişten vergi tahsiline, kaçakların yakalanmasına, eşkıya tenkiline dek doğrudan devleti ilgilendiren her sorun onlara havale edilmiştir. Yazarın burada derebeyi ile birkaç nesil boyunca belli bir bölgede hakimiyetini kabul ettirmiş ayanı kastettiği söylenebilir.
            Bu sürecin devamında özellikle 18. yüzyıla gelindiğinde herhangi bir sancakta kimin mütesellim olacağına artık merkezi devlet ya da vali değil, yerel ayan kendi arasında karar veriyor, tercih edilen kişi, resmi atamayı yapacak olan devlet temsilcilerine bildirilmekteydi . Sultan’ın seferleri için, bizzat silahlandırdıkları ve ücret ödedikleri birliklerin her bakımdan sorumluları durumunda olan ayanlar otoritelerinin farkındaydılar ve hiçbir şeyin özerkliklerini engelleyecek güçte olmadığını biliyorlardı . Mesela, 1798’de Fransa ile savaş başladığı için III. Selim ayanla barış yapmak zorunda kalmış ve imparatorluğun düşmanlarına karşı onların askeri desteğini elde etmek için kendilerine hemen hemen sınırsız bir güç vermiştir. Ayanın Osmanlı iktidar yapısında yeni bir unsur olarak yerini aldığının en bariz örneği, ‘Rusçuk ayanı olan Alemdar Mustafa Paşa’nın 28 Temmuz 1808’de ordusu ile İstanbul’a gelip IV. Mustafa’nın yerine II. Mahmud’u tahta çıkarmasıdır. Böylece daha önceleri taht değişikliklerinde siyasi iktidar unsuru olarak işbirliği yapan kapıkulları ile ulemanın yanında yeni bir iktidar unsuru olarak ayan da siyaset arenasındaki yerini almış oldu .
            Ayanın ortaya çıkmasıyla Osmanlı mülkünde otorite parçalanma sürecine girmiş ve geleneksel anlayış içinde, bu güç merkezlerinin süratle yok edilmesi gerektiği halde zaten mevcut otoritesini bir ayana borçlu olan II. Mahmud’un bunu yapması çok zordu . Bu düşünce doğrultusunda Anadolu’da hakim siyasi otoritenin parçalanması anlamında ayanlık kurumunun, Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan beylikler dönemini Tavaif-i Müluk çağrıştırdığı söylenebilir.
Ayanın kuvvetlenmesine yol açan başka bir unsur da devlet memurlarının yolsuzlukları ve zulümleriyle halkı canından bezdirmesiydi . Bu tutum ayanın yetki ve kuvvetini artırırken, devlet memurlarının nüfuzunu azaltan bir etkiye sahipti .
Ayanın hedeflediği hakimiyet alanının bütün bir ülke olmayıp en fazla birkaç vilayetten müteşekkil bir eyalet olduğu söylenebilir fakat Hammer’in zikretmiş olduğu Pazvantoğlu örneği bu genel kanıya istisna teşkil edecek şekildedir: “Pazvantoğlu, büyük emeller peşinde koşuyor, yanında bulundurduğu Şahin Giray’ın ardalarından Cengiz’i, sırası gelince ihtimal ki İstanbul’da hükümdar tahtına oturtmak fikriyle ciddi surette meşgul görünüyordu.” .
Ayanlık kurumuyla ilgili iki zıt görüş vardır: Bunlardan birincisi ayanlığın gayr-ı meşru veya isyancı bir zümre olduğu varsayımı üzerine kurulmuş klasik görüş, diğeri devletin, ayanlığı devletle halk arasında bir orta tabaka olarak kabul ederek esnek bir tavrı benimseyip, müspet bir değişime kapı açtığını iddia eden modern görüştür.

Ayanlığın Kaldırılması

Ayanın Sened-i İttifak ile devlet idaresinde otorite kazanma girişimleri, kendi aralarında birlik olamamaları, saray entrikaları, ocaklı ve ulemanın muhalefeti ve dış tahrikler sonucunda başarıya ulaşmadı ve 1808’deki isyanda Alemdar’ın hayatını kaybetmesiyle birlikte “Sened-i İttifak” tamamen hükümsüz kaldı . Ayanın kendini siyasal otorite olarak kabul ettirememesinin altında, bütün bu sebeplerin yanında Padişah’ın hakimiyetine engel teşkil eden ayana olan muhalefeti de yatmaktadır. II. Mahmud, kendisi de bir ayan olan ve tahta geçmesinde önemli rol oynayan Alemdar’ın icraatlarına, gücünü pekiştirinceye kadar karışmamış ve büyük bir gizlilikle ve özenle yürüttüğü politikayla otoritesine rakip olan unsurları (bunların arasında Alemdar, diğer ayanlar ve Yeniçeri Ocağı sayılabilir) ortadan kaldırma yoluna gitmiştir.
            Devlet ayanların gücünü kırmak için çeşitli politikalar geliştirmişti; bazen ölen ayanların yerine yenilerini tayin etmeyerek bu kurumu zayıflatıp, merkezi idareyi güçlendirmeyi amaçlamış, bazen merkeziyetçiliği güçlendirmek için gerektiğinde ayanlar katledilmiş, bazen de ayanları birbirine kırdırıp güçlerini azaltma yoluna gitmiştir . Ayanların gücünü azaltmak için uygulanan yöntemlerden biri de, müsadereydi. Göçek, Sultan’ın müsadere gerekçesi olarak ayanın vergi ödemeyişini gösterdiğini ifade etmektedir.
Ayanlık rüşvete konu olunca bu kurum 1786’da kaldırılmış yerine şehir kethüdalıkları kurulmuştur. Ancak, aradan fazla zaman geçmeden ayanlığa tekrar dönülmüştür.
Osmanlı Devleti özellikle II. Mahmut’tan itibaren ayan ailelerine mensup kişilere devlet memurluğu vererek etkilerini kırmış ve Tanzimat’tan sonra hükümet, vilayet idaresini doğrudan doğruya merkezden gönderilen valiler vasıtasıyla yürütmeye başlamış ve böylelikle Osmanlı tarihinde görülen “ayanlar devri” kapanmıştır . Ayrıca ayanlığın güçlenmesinde etkili olan malikane sistemi ile mütesellimliğe Tanzimat devrinde son verilmesi ayanların güç kaybetmesine neden olmuştur.

                         Osmanlı Devleti’nde, XVIII. asra gelinceye kadar, her şehir ve kasabada, oranın bir takım nüfuzlu ailelerine eşraf ve âyân denilirdi. Molla, kadı, müftü, müderris, seyyid ve tarikat şeyhi gibi ilmiye mensupları, kethüda yeri ve yeniçeri serdarı gibi kapıkulları ve bunların görevden alınan veya emeklileri ile çocukları, kasapbaşı ve bakkalbaşı gibi esnafın ileri gelenleri, zahireci, kuyumcu, sarraf, bezzaz (dokumacı) ve çuhacı gibi tüccar ve mültezimler (vergi tahsildarı) ayanlardan sayılırdı. Osmanlılarda bunların hepsine birden “â‛yân-ı vilâyet” ismi verilmekteydi. Ayrıca “âyân-ı memleket”, “âyân”, “eşraf”, “âyân-ı belde” gibi isimlerle de anılıyordu.
            Sicillerde âyânın, ihtiyâr-ı vilâyet olarak da geçtiğini görmekteyiz. Â‛yân-ı vilâyet tabiri kullanılırken, vilâyet kelimesi şehir anlamında değildir. Mahalli âyân olarak algılamak gerekir. Zira kaza, nahiye ayanları da â‛yân-ı vilâyet olarak tabir edilmektedirler. Bu terimi “mahalli eşraf” şeklinde tercüme etmek en uygun bir nitelendirme şekli olacaktır.
            Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan yıkılışına kadar olan sürede merkez yönetiminin dışında olan taşrada yerel güçlü aileler etkin bir biçimde söz sahibi olmuşlardır. Bu kişiler “vücûh-ı memleket” (memleketin ileri gelenleri) diye de adlandırılmışlardır. Bunların içinden zaman zaman ünlü yöneticiler, valiler, kadılar ve üst düzeyde görevliler çıktığı gibi, genellikle yerel yönetimde söz sahibi olmuşlar, şehir ve kasabalarda hükümet görevlileri ile birlikte etkinliklerini sürdürmüşlerdir. Uzun süren savaşlar neticesinde, merkezi otoritenin iyice zayıfladığı XVIII. yüzyılda, ayanlar kuvvetlerini daha da artırmaya başlamışlardır. Devlet hemen hemen her konuda, eşkıyaların yakalanması, isyancıların cezalandırılması, orduya asker alımı ve bu askerlerin ihtiyaçlarının temini, İstanbul’a erzak ve zahire gönderilmesi, Anadolu’da zuhur eden karışıklıkların giderilmesi, vergilerin toplanması ve buna benzer pek çok hususta ayanlardan faydalanma yoluna gitmiştir. Devletin bütün bu ihtiyaçları zaman zaman yerine getirilmişse de, çoğu zaman ihmal edildiği veya kasten yapılmadığı göze çarpmaktadır.
Merkezden gönderilen hemen her ferman, buyruldu veya mektupta ehl-i örfü temsil eden idarecilerden sonra “â‛yân-ı vilâyet ve iş erleri” ifadesi yer almaktadır. Gönderilen bu hükümlerde, âyân hitabının bulunması, devletin bu zümreyi bir yerel idareci olarak gördüğünün işareti olarak nitelendirebiliriz.
Orduya asker temininde âyânlar ön plana geçmekteydi. Özellikle XVIII. yüzyılda, Osmanlı ordusunun önemli kısmını âyânlar tarafından toplanan, kendi bölgelerinde bulunan yerli gönüllüler oluşturuyordu. Savaş durumunda, ilgili âyân gönüllü askerlerin her türlü bakım ve masrafı için bölge gelirlerinin bir kısmını kendine ayırma, askerleri seferber etme ve savaşa gönderme hakkına sahip bulunuyordu. İktisadi alan içerisinde â‛yân-ı vilâyetin, alınıp satılan mallar üzerinde kadı ile birlikte narh koyma (fiyat belirleme) gibi bir vazifesi de bulunmaktaydı. Mesela, kasaplarda satılan koyun etinin kıyyesi 10 akçe, keçi eti 8 akçe, sığır eti 6 akçe olarak tayin edilmesi, â‛yân-ı vilâyet arasında yer alan kişiler vasıtasıyla olmuştur. Ayrıca bakkallarda satılan diğer gıda maddelerinin de narhı â‛yân-ı vilâyet marifetiyle gerçekleşiyordu.
            Ayrıca 1129/1717 senesi için toplanan imdâd-ı seferiyye ve diğer vergilerin tahsil ve tesliminde â‛yân-ı vilâyet toplayabiliyordu.
Zaman zaman baş gösteren eşkıya hareketlerinin bastırılmasında âyânlara özellikle ihtiyaç duyuluyordu. Gerek asker tâifesinden gerekse diğer harici eşkıya güruhundan halk çok eziyet görüyordu.
            Sonuç olarak âyânlar, diğer sancak yöneticileri ile meydana gelen yönetim zincirinin bir halkasını oluşturmuştur. Âyânlık Tanzimat’a kadar varlığını çok iyi şekilde sürdürmüş, sonrasında tamamen ortadan kalkmıştır. İlk kurulduğu andaki amaçlarından hayli uzaklaştığı için, sonraki yıllarda âyânlık gereği kadar yararlı olamamıştır.

 

OSMANLI DEVLETİ’NDE AYANLIK ÜZERİNE

BIR BELGE VE AYANLIK

 

KAYNAK: OSMANLI DEVLETİ’NDE AYANLIK ÜZERİNE BIR BELGE / Ahmet Ağa'nın Bir Yıllık Muhasebesi(1824-1825)/Dr. H. Veli Aydın

 

 

Ayanlık konusu günümüzde Osmanlı tarihi araştırmalarında dikkati çeken konulardan birisi olmaya devam etmektedir. Bu alanda, yurt içi ve dışındaki kimi araştırmacı ve yazarlar tarafından çeşitli monografik çalışmalar yapılmıştır. Ne var ki, zamanının kaynaklarında ve resmi yazışmalarında "vücuh-ı memleket", ayan ve eşraf, hanedan mensubu kişizadeler gibi adlarla anılan ve yörenin ileri gelenleri diye adlandırdığımız bu grupta yer alan kişilerle muhtarlık gibi küçük bir kamu hizmeti yapan kişilere verilen ad olan "ayan" kavramının birbirine karıştırıldığı gözlenmektedir.

“İleri Gelenler” anlamına kullandığında ayan ve eşraftan olup, kamu hizmetine giren, ayan, mütesellim, mutasarrıf ve nihayet vali olan kişiler vardır. Bunlar, kentlerde yaşayan halk ile hükümet arasında aracılık görevinin yürütülmesi, vergilerin toplanması, tevzi ve bölgeden asker toplanması gibi kimi görevleri olan ayanlık kurumuyla karıştırdığımız zaman, kavram kargaşalığı yüzünden yanlış yorumlar ve değerlendirmeler kaçınılmaz olmaktadır. Nitekim 1824-25 yıları arasında Bursa'da ayanlık görevini yürüten Seyyid Ahmed Ağanın muhasebe defterinde yer alan kimi ayrıntılı bilgiler, çeşitli kentlerde    bölge ileri gelenlerinin temsilcilerinin seçimi veya merkezden atanma usulüyle yürütülen ayanlık ve görevleri konusunda yaşanan tartışmalara önemli katkılarda bulunmaktadır.

Ayanlık konusu, son dönemlerde Osmanlı tarihi araştırmalarında dikkati çeken konulardan birisi olmaya devam etmektedir. Bu alanda bilimsel ve kapsamlı ilk çalışma Prof. Dr. Yücel Özkaya tarafından yapılmış daha sonra yurt iç ve dışındaki kimi araştırmacı ve yazar bu konuda monografik çalışmalar yapmışlardır. Ne var ki, zamanının kaynaklarında ve resmi yazışmalarında "vücuh-ı memleket", ayan ve eşraf, hanedan mensubu kişizadeler gibi adlarla anılan ve yörenin ileri gelenleri diye adlandırdığımız bu grupta yer alan kişilerle muhtarlık gibi küçük bir kamu hizmeti yapan kişilere verilen ad olan "ayan" kavramının birbirine karıştırıldığı gözlenmektedir!.

İleri gelenler anlamına kullandığında ayan ve eşraftan olup, kamu hizmetine giren, ayan, mütesellim, mutasarrıf ve nihayet vali olan kişiler vardır. Bunları, küçük bir görev olan ayanlıkla karıştırdığımız zaman kavram kargaşalığı yüzünden yanlış yorumlar ve değerlendirmeler kaçınılmaz olmaktadır. Bunun son bir örneğini Yuzo Nagata vermektedir. Yörenin ileri gelen ailelerinden olup mensupları arasında ayan, voyvoda, mütesellim, mutasarrıf ve valilik makamlarına kadar yükselmiş kimseler bulanan Karaosmanoğullarını; devlet hizmetinde,        halk-hükümet ilişkilerinde aracılık yapan ve kimi görevleri üstlenen ayanla karıştırdığımızda sonuç şaşırtıcı olmaktadır.

Voyvodalık, mütesellimlik ayanlıktan oldukça farklı görevlerdir. Dolayısıyla her iki görevi ayanlıkla aynı anlamda kullanmak şaşırtıcı sonuçlar doğurabilir. Ayanlar bu görevler yanında mütesellimlik, valilik gibi üst düzey devlet görevlerinde yer almakla beraber, çoğunlukla yerel yönetimleri üstlenerek şehir ve kasabalarda devlet görevlileriyle beraber etkinliklerini sürdürmüşlerdir. Bununla beraber ayanlık, yerel yönetimi üstlenmesi nedeniyle çeşitli sosyal ve ekonomik avantajlar sağladığından, Anadolu ve Rumeli'de 18 ve 19. yüzyıllarda aileler arasında bir mücadele konusu       olmuştur. 1768-74 Osmanlı Rus savaşından  itibaren, giderek güçlenen merkezkaç eğilimler sayesinde taşra ileri gelenleri ayanlığın sağladığı avantajlardan yararlanmak için kıyasıya bir mücadeleye girmişlerdir. Özellikle vergi tevzi, tahsili, asker toplanması gibi görevleri sayesinde hem ekonomik hem de askeri açıdan giderek güçlenmişler, gerek savaşta ve gerek isyanların bastırılmasında önemli görevler üstlenmişlerdir.

III. Selim döneminden itibaren gerçekleştirilen diğer reformlara paralel olarak, ayanlık konusunda da köklü değişiklikler yapılmıştır. 1790 tarihli fermanla, ayanlık İmparatorluk genelinde yeniden düzenlenmiştir.

Düzenlemeye göre, ayanlar sadrazam ve vali gibi devlet görevlilerinin müdahalesi dışında yöre halkı tarafından seçilmeye başlanmıştır. Ayanlar görevleri süresince şehir kethüdalannın6görevlerini de üstlenecek ve çeşitli bahanelerle kurallara aykırı vergi toplama yoluna gitmeyecektir. Seçilenlerden ayanlardan görevini kötüye kullanıp, görevinden alınanlar olduğu gibi, iyi hizmetlerinden dolayı devlet tarafından çeşitli rütbelerle ödüllendirilenler de oluyordu. Bunlara "kapıcıbaşı" rütbesi  veriliyordu. Nitekim Seyyid Ahmet Ağa da bu rütbeyle sahip olan ayanlardandır. II. Mahmud döneminde merkezileşme politikasına uygun olarak, Anadolu ve Rumeli'de ayanların nüfuzu büyük ölçüde kırılmıştır. Ölen ayanların yerine yenisi merkezden atanmış, bir kısmı pasifize edilmiş veya değişik politikalarla ortadan kaldırılmıştır. II. Mahmut ayanların bazılarını birer hükümet görevlisi olarak

kullandı. 1834 yılında Redif askeri teşkilatında onlardan yaralandı. İstanbul'a çağrılarak kısa süreli bir eğitimden geçirilip, Redif birliklerine subay olarak atanmışlardır. Yine aynı dönemde bazı bölgelerde ayan seçimi yerine Muhtarlık seçimine geçilerek, ayanlığa son verilmiştir. .Ayanlık kurumu Tanzimat'ın ilanından önce bazı bölgelerde kaldırılmış olmakla beraber, Tanzimat sonrası yapılan düzenlemelerle tamamen ortadan silinmiştir.

Bilindiği üzere ayanlar, şehir, kasaba ve köylerden sefer esnasında istenen askerin toplatılıp gönderilmesinde,  gerektiğinde bu askerle birlikte  Sefere katılmak, ordunun geçeceği yollarda her      türlü ihtiyacının karşılanmasında yardımcı olmak gibi hizmetlerin yanı sıra, halkın çeşitli adlarla ödediği vergilerin dağıtılıp toplanmasında ilgililere yardımcı olmakta idiler.  Kimi vergileri ise bizzat toplayıp görevlisine teslim etmekte idiler.

Kamu hizmeti için yapılan harcamaların bir kısmını kendi keselerinden karşılıyor, altı ayda bir düzenlenen tevzi defterlerine ekleterek faizi ile birlikte tahsil ediyorlardı. Ayrıca bulundukları yörenin ekonomik şartlarına göre maden işletmek, odun naklettirmek, sayım yapmak gibi hizmetleri de yerine getirmekte idi. Bu hizmet karşılığında sancak halkından duruma göre ücret almakta idiler. "Ayaniye" de denilen bu ücret yılda iki kez sancak giderleri hesaplanırken ayrı bir kalem olarak kayda geçiriliyordu . Ayanların yukarıda sıralanan görev ve sorumlukları, aslında kurumun gelişmesi ve etkili olmasını sağlayan ekonomik ve sosyal koşulları yaratmıştır. Özellikle 18. yüzyılda, yukarıda vurguladığımız yerel görevlerinin yanında sahip oldukları sosyal ve ekonomik güç yardımıyla, voyvodalık veya mütesellimlik gibi görevleri de üstleniyor ve böylece yörelerinde nüfuzları yıllarca devam eden birer yerel hanedanlara dönüşüyorlardı. Bu sürecin nasıl geliştiği hala tartışma konusu olmakla beraber, son yılarda yapılan kimi çalışmalarda iltizam ve malikane sistemine bağlanmaktadır.  Bir grup araştırmacı sürecin, Avrupa piyasalarında tarımsal ürünlere olan talebin artması ve fiyatların yükselmesiyle, ayanların ekonomik zenginliklerinin kaynağını teşkil eden çiftliklerin gelişiminden kaynaklandığını öne sürerken, başka bir grup ise, çiftliklerin gelişmesi veya buralarda piyasaya yönelik üretim yapılmasından ziyade süreci, iltizam ve malikane sisteminin yaygınlaşmasına bağlamaktadır. Ancak bu konudaki tartışmalar, ayanlar üzerine yapılacak monografik çalışmalar ve yeni belgelerin gün ışığına çıkmasıyla büyük ölçüde giderilecektir. Nitekim, II Mahmut döneminde Bursa gibi önemli bir kentin Ayanı olan Seyyid Ahmed Ağanın 1824-25 tarihli muhasebe defterini yayınlayarak, bu konuda yaşanan tartışmalara bir katkı sağlamayı amaçlamaktadır

Söz konusu belge, Bursa kentinde, ayanlık yapmış ve ölmüş olan Kapıcıbaşı unvanlı Seyyid Ahmet Ağa'nın bir yıllık (2 Mart 1824-18 Şubat 1825) sürede vilayet işleriyle merkeze bağlı üç sancak için yaptığı harcamalar ve diğer giderlerini kapsamaktadır. Muhasebe işlemi olageldiği üzere kadı huzurunda Hüdavendigar ve Kocaeli valisi Hüseyin Paşanın Hazine Katibi Ahmet Efendi, ve o anda belde ayanı olan El-Hac Mehmet Ağa ile halkın ileri gelenleri ve esnaf kethüdalarının hazır bulundukları toplantıda makbuzlar ve belgeler incelenerek yapılmış ve kayda geçirilmiştir. Toplam 765.281 kuruşu bulan hesabın nerelerden kaynaklandığı, kimlerden ne miktar alındığı ve ne tür harcamaların yapıldığı ayrıntılarıyla göz önüne konulmaktadır. Ele alınan belge bu konularda çalışma yapacaklara kolaylık sağlamanın yanı sıra, ayanın görev yaptıkları bölgelerde ne gibi işlerle uğraştığını kuşku bırakmayacak biçimde ortaya koyan ayrıntılı bilgiler sunmaktadır .

            1824-25 yıllan arasında bir yıl süreyle Bursa Ayanlığı görevini yürüten Seyyid Mehmed Ağa 18 Şubat 1825'te bu görevini El-hac Mehmed Ağa'ya devretmiştir.  Görev devri yapılırken bu bir yıl süre boyunca Bursa, Kocaeli ve Karesi sancaklarından oluşan üç livayla ilgili olarak yaptığı masraf ve bunların karşılanması için üç sancaktaki esnaf, kaza ve köylerden toplanan paranın muhasebesi, çeşitli kamu görevlileri ile vilayetten temsilcilerin II. Mahmut iktidarında son demlerini yaşayan ayanlık kurumunun Bursa gibi İmparatorluğun önemli sanayi kentlerinde faaliyetlerini hala etkili bir biçimde sürdürdüğü görülmektedir. Ancak bu durum Tanzimat dönemine kadar devam etmiştir. Bu tarihten itibaren oluşturulan yeni kurumlarda görevlendirilerek, eski görev ve etkinliklerine son verilmiştir. 1839-1876 yıllan arasında yapılan resmi yazışmalarda bile artık ayan terimi kullanılmamış, "muteberan" ve "vucuh-ı belde" gibi terimlere yer verilmiştir.

            Ayanlık kurumunun birçok bölgede kaldırılmaya ya da pasifize edilmeye çalışıldığı döneme ait olan elimizdeki muhasebe defteri, ayanlık kavramı üzerinde yaşanan tartışmalar ile ayanın görevlerine ilişkin önemli ipuçları sunmaktadır. Bölgede bulunan halkın ileri gelenleri, esnaf kethüdaları ile diğer ayanların oylarıyla bir yıllık süre için seçilen yeni ayan, Sadaretin onayıyla görevine başlıyordu. Görevi süresince Şehir Kethüdası ve Sandık Emini yeni ayanın yardımcı oluyorlardı. Belgenin içeriğini değerlendirirken ayrıntılı olarak anlattığımız gibi, yeni dönem için seçilen ayan selefinin vilayet için yaptığı harcamalarının muhasebesinin onaylanmasıyla görevini devralıyor ve aynı şekilde ilgili komisyon huzurunda görevini bir sonraki ayana devrediyordu.19 Ayanlar, sancak halkından görevleri karşılığı "ayaniye" adı verilen bir ücret alıyorlar ve bu ücretleri sancak defterlerine kaydettiriyorlardı.

            Ekonomik görevleri, görev yaptıkları bölgenin ödemekle yüküm oldukları salyaneleri veya vergilerin toplanması, bölgede görev yapan çeşitli kamu görevlerinin maaşlarının ödenmesi, sancak defterlerinin kontrol ve onayı için gereken kalemiyye ve imza harçlarının ödenmesi, bölgeye ilişkin çeşitli yazıları getiren görevlilerin masraflarının ödenmesi veya bunlara verilecek hediyelerinin bedellerinin karşılanması ile bölgeye gelen yüksek rütbeli

görevlilerin konaklama masrafları ve kamu binalarının bakım ve tamiridir. Bu grup için yapılan masraflar arasından, Ramazan başlangıcını bildiren haberciye, çekirge istilasını önlemek için İstanbul' dan okunmuş su getiren görevliye, çeşitli emirleri getiren posta tatarlarına, sancak defterinin onay için

götüren görevliye ödenen hizmet akçesi ve harcırahlar ile İstanbul'a giderken

Bursa'da birkaç gün konaklayan görevlilerin masrafları ve Bursa ile üç sancağın ödemekle yükümlü oldukları kereste bahası, Mora meselesi için bölgeden gönderilen askerlerin maaşları gibi çok çeşitli masraf kalemleri yer almaktadır. Bölge ayanı bu ekonomik görevi nedeniyle bir yıllık sürede 765.281 kuruşluk bir meblağı kontrol etmektedir.

            Askeri görevleri arasında bölgeden asker toplamak, toplanan askerlerin istenilen bölgeye sevki ile istenilen askeri erzak ve levazımın toplanmasıdır.

Nitekim bu görevleri içerisinde Seyyid Ahmed Ağa bu dönemde Osmanlı Devletinin en önemli sorunları arasında yer alan Mora İsyanı’nın bastırılması için Bursa'dan asker toplayıp bölgeye, Büyük Dereye ve Sakız Adası'na sevk etmiştir. Bunun yanında ordu için gerekli deve, peksimet gibi çeşitli askeri

erzak ve levazımı göndermiştir. Ayrıca Bölgenin Kalyoncu neferatı içinödemekle yükümlü olduğu ianenin ve maaşların da ödendiği görülüyor.

İdari görevlerinin ise bölge halkıyla merkezi hükümet arasında aracılık etmek, çeşitli beledi hizmetleri yürütmek, vilayet veya sancak harcamalarının esnaf, kaza ve köylere tevzi etmek ile vergilerin tahsili olduğu görülüyor.

Bunlar arasında bölgede en çok masrafların ilgili taraflara tevzi ile vergilerin tahsili olduğu görülmektedir. Ayrıca Bursa'daki Saray-ı Ali'nin (Vali konağı) bakım ve tamiri ile Ramazan ayında atılan topların masrafları ile,camiIerde okutulan kuran için hocalar verilmesi gereken ücret ile yoksullara dağıtılan bayramlıkların yine ayan tarafından karşılandığı görülüyor. Bu görevlerini büyük ölçüde Kadıyla beraber yürütüyordu. Ancak bu konuda elimizdeki belgede detaylı bir bilgi bulunmamaktadır.

            Sosyal içerikli görevlerinin ise daha çok yukarıda vurguladığımız gibi bayramlar ve Ramazan ayında yapılması gereken görevlerIe beraber, bölgede kumar oynanmasının engellenmesi, hapishanede bulunan mahkumların yemek masraflarının karşılanması ile şehirde bulunan serserilerin kolluk görevlilerinin yardımlarıyla bölgeden uzaklaştırılmasıdır.

Muhasebe defterindeki bilgilerden yararlanarak ayanlık kavramı konusundaki karışıklığı açıklılığa kavuşturmak bağlamında bir katkı yapmak mümkündür. Ayanlık kavramını, bu dönem için derebeyi, mütegalibe, vucuh-ı ahali, mütesellim, muhassıl, voyvoda gibi kavram ve görevleri içerecek şekilde geniş bir anlamda kullanmaktan ziyade, vilayet, sancak veya kazalarda halk ile merkez arasında aracılık yapan, askeri, idari, ekonomik ve sosyal görevleri olan bir kurum olarak dar anlamında tanımlamanın daha akla yatkın olacağını düşünüyoruz.

        

 

 

 

 

YAZARDAN  
  Hiçbir oyunumda tarihten yola çıkmadım ben. Günümüzden yola çıktım. Günümüz olaylarıyla, kişileriyle, sorunlarıyla bir çağrışım uyandırdığı anda tarihe yöneldim. (…) Benim zaman içindeki çevrem, Kanuni Sultan Süleymanlara, simavnalı Şeyh Bedrettinlere, Gılgameşlere dek uzanıyordu. Ama insan aynı insandı. Onların kaygıları, düşünceleri, sorunları, yazgıları… Çok yanlış olarak tarihsel konulu oyunlar tarihle karıştırılır. Oysa tarih şaşmaz biçimde nesnel, oyun şaşmaz biçimde özneldir. Bir oyun yazarıyla, bir tarihçinin olaylara bakış açıları başkadır, yöntemleri başkadır. Amaçları başkadır. Başka başka bireşimlere gitmeleri doğaldır, olağandır, hatta kaçınılmazdır. …sanatçı bir şeyleri çözümlemek için yazmaz. (…) Sanatçı sergiler, düşündürür, yorumlamayı da seyir işine ya da okuyucusuna bırakır. Doğru çözüm sonradan doğru yorumlayanlardan gelir. * *: Orhan Asena’nın söyleşi ve yazılarından alıntılanmıştır. Kaynak: Nutku, Hülya-CUMHURİYETİN 75. YILINDA BİR YAZAR: ORHAN ASENA-T.C Kültür Bakanlığı Yay. Haz: Andaç, Feridun-AYDINLANMANIN IŞIĞINDA SANAT İNSANLARIMIZ IV- Papirüs Yay.







 
Reklam  
   
ZİYARETÇİ DEFTERİ  
 
 
İSTANBUL EFENDİSİ  
 




 
TARLA KUŞUYDU JULIET  
 



 
Bugün 11 ziyaretçi (50 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=