.
İÇERİK  
  ANA SAYFA
  İLETİŞİM
  KAYNAK KULLANIMI HAKKINDA
  SULTAN IV. MUSTAFA
  PADİŞAHLARIN EŞLERİ
  OSMANLI HANEDANI SOY AĞACI
  YENİÇERİ VE KAPIKULU SÜVARİLERİNİN İSYANLARINA İLİŞKİN BİR ANALİZ
  II.MAHMUD DÖNEMİ'NDE GİYİM KUŞAM
  II. MAHMUD
  OSMANLI KRONOLOJİSİ
  III. SELİM DEVRİNDE MUSÎKİ HAYATINDAN KESİTLER
  ALEKSANDER GREGOREVİÇ KRASNOKUTSK’UN GÜNLÜĞÜNDEN ALEMDAR MUSTAFA PAŞA VAKASI
  KABAKÇI MUSTAFA AYAKLANMASI
  KİMİ UNVANLAR, TABİRLER
  OSMANLI'DA MÜZİK
  DEVLET TEŞKİLATI
  ISLAHATLAR
  SENED-İ İTTİFAK
  OSMANLI ARMASI
  İLBER ORTAYLI'DAN MAHMUD, SELİM, SADRAZAMLAR PADİŞAHLAR...
  ORDU
  II.MAHMUD'UN MÜZİSYENLİĞİ
  OSMANLI DEVLET TÖRENLERİNİN TOPKAPI SARAYI’NDAN DOLMABAHÇE SARAYI’NA İNTİKALİ
  AYAN
  BAB-I ALİ YANGINI VE ALEMDAR VAK'ASI
  SIR KÂTİPLİĞİ VE RUZNÂME
  III. SELİM'İN SEHİD EDİLMESİ
  27 MAYIS DARBESİ VE TALAT AYDEMİR
  31 MART VAKASI
  TÜRK DARBELER TARİHİ
  KADIN HAYATINDAN AYRINTILAR
  ALEMDAR MUSTAFA PAŞA'NIN SADRAZAMLIĞI
  PAŞALIK MÜESSESESİ (avi)
  OSMANLI ORDUSU (video)
  HAREM (AVİ)
  OSMANLI PADİŞAHLARI (avi)
  BATILILAŞMA (avi)
  OSMANLI AİLESİ (avi)
  HUKUKSAL AÇIDAN SENED-İ İTTİFAK
  SENED-İ İTTİFAK YORUMU
  KİMİ MERASİMLER
  III. SELİM DÖNEMİ YENİLEŞME ÇABALARI
  HALININ TARİHİ
  19.yy'DAN BAŞLIKLAR
  SIRP İSYANI VE OSMANLI-RUS SAVAŞI
  III. SELİM DEVRİNDE NİZAM-I CEDİDİN ANADOLU'DA KARŞILAŞTIĞI ZORLUKLAR
  SENED-İ İTTİFAK'IN TAM METNİ
  SENED-İ İTTIFAK lLE MAGNA CARTA'NlN KARŞILAŞTIRILMASI
  FRANSIZ İNKILABI’NIN TÜRK MODERNLEŞME SÜRECİNE ETKİLERİ
  YENİÇERİ OCAĞININ KALDIRILIŞININ TAŞRADAKİ YANSIMASI
  TÜRK MODERNLEŞMESİNİN AMBİVALANT DOĞASI
  TÜRKİYE'DE BATILILAŞMA DEĞERLERİNİN ARAÇLAŞMASI
  OSMANLI YÖNETİCİLERİNDE ZİHNİYET DEĞİŞİMİ VE BATILILAŞMANIN BAŞLANGICI
  SARAY MÜZİĞİNDE YAYLI ÇALGILAR
  XIX.YY'DA İSTANBUL' DA SANAT VE MUSİKİ
  TOHUM VE TOPRAK YILLARINDA TÜRKİYE
  EDEBİYAT-TARİH-TİYATRO İLİŞKİSİ
  19.YY İLK YARISINDA KADIN GİYSİLERİ
  KEMAL TAHİR VE BATILILAŞMA
  TÜRKLERDE ÇERAĞ MUM VE ATEŞ
  ELEŞTİRİLER



  




																							
KİMİ MERASİMLER

 

Kaynak:  OSMANLILARDA TÖRENLER / Ebru BAYKAL /YÜKSEK LİSANS TEZİ /Trakya Ünv. Sosyal B. Ens.

 

 

 

Cülûs Törenleri (Cülûs-u Hümayun)

 

Osmanlı devlet törenleri içerisinde en önemlisi devletin yapısını

ve iktidar anlayışını işaret eden cülûs törenleridir. Tahta çıkış törenleri

olan cülûs törenleri en eski Türk devletlerinden itibaren her devirde

yapıldığı gibi Osmanlı Devletinde de kuruluşundan başlayarak her

devirde çeşitli şekillerde kutlanmıştır. Ölüm veya hall gibi sebeplerle

boşalan tahtın en kısa zamanda doldurulması yani herhangi bir iktidar

boşluğunun yaşanmaması için cülûs töreninin mümkün olan en kısa

zamanda yapılması esastır. Normal şartlar içinde sarayda ölen bir

padişahın yerine geçecek olan veliaht şehzade en kısa zamanda

hazırlanır, ölen padişahın cenazesi hazırlanmadan önce devlet erkanı,

ordu temsilcileri ve ulemanın katılımıyla derhal cülûs merasimi

yapılırdı. Padişah, sefer veya göç nedeniyle başka bir yerde ölmüşse

cülus töreni payitahtta veya ölen padişahın olduğu yerde yapılırdı.

Osmanlı tahtında saltanatın intikali genel olarak iki şekilde

olmuştur. Devletin henüz beylik olduğu ilk yıllarda padişahın oğulları

olan şehzadeler babalarıyla birlikte yönetime ve savaşlara katılırlar,

idari ve siyasi tecrübe edinirlerdi . Zamanı gelince padişahın ve

etrafındaki soylu Türk beylerinin de onayladığı birisi babasının ölümü

ile birlikte tahta geçerdi. Daha sonra şehzadelerin sancağa gönderilmesi

ile bu durum fazla değişmemiş olup yine padişahın ve devlet erkanının

tercih ettiği veya ordunun bilhassa saltanat müjdesi verilerek tahta davet

edilmiştir. Şehzadelerden en liyakatlısını devlet adamları ve ordunun

tercihi ile iktidara getiren bu usul güçlü padişahların tahta geçmesini

sağlaması yanında Fatih tarafından kanunlaştırılan kardeş katlini teşvik

etmiştir. Zira Osmanlı hanedanına mensup her erkek üye günün birinde

padişah olabilir düşüncesiyle yetiştirilmekte olup şehzadeler için ikinci

bir hayat tarzını tamamen ortadan kaldırmaktadır.Nitekim Yıldırım

Bayezıd’ın savaş meydanında babasının ölümünü kardeşinden önce

öğrenerek, kendisini iktidar sahibi olarak ilan edip kardeşi Savcı Bey’i

öldürtmesi ile başlayan iktidara yönelik hanedan içi kanlı mücadeleler

on yedinci yüzyılın başına kadar sürmüştür.Ordunun ve ulemanın desteği

yanında kendi güçlü kişiliği ile tahta çıkan Yavuz Sultan Selim

kardeşleri Şehzade Ahmed ve Korkud’u, Kanuni Sultan Süleyman

şehzadelerini tahta talib oldukları gerekçesi ile, III.Murad ve III.Mehmet

ise kardeşlerini ortada böyle bir hareket görülmediği halde olabilir

endişesi ile öldürtmüşlerdir. I. Ahmed’den sonra ailenin en büyük erkek

üyesinin iktidara layık görülmesi ile saltanatın intikalinde

imparatorluğun sonuna kadar ikinci bir yol takip edilmiştir.

Osman Bey’in  yılında bağımsızlığını ve hakanlığını ilan

ettiği sırada halk tarafından hakanlığının kabul edildiği açıktır. Bu

bağlılık töreni Türk adetlerine, Oğuz Han töresine göre olmuştur. Şöyle

ki biat merasimine katılanlar Osman Bey’in önünde birer birer gelip diz

çöktüler. O da bunlara birer bardak kımız sundu. Bunu alıp içenler

kendisine itaat edeceklerini ispatlamış oluyordu.

Orhan Gazi ve I. Murat’ın tahta çıkışları esnasında merasim

yapılıp yapılmadığı konusunda bir bilgimiz yoktur. I.Murat’ın Kosova

Savaşında şehit olmasından dolayı Yıldırım Beyazıd için parlak merasim

yapılmasına ortam müsait değildir.

Çelebi Mehmet’in tahta çıkışı ise olaylı olmuştur. Kardeşleriyle

yaptığı mücadeleyi kazanarak Edirne’ye giderek tahta oturmuştur. Çelebi

Mehmet de tahta çıkış merasimi yapılmasına lüzum görmemiştir.

Tahta çıkış merasimlerinin II. Murat’la başladığını söyleyebiliriz.

Devlet büyüklerine, ahaliye, askere, tahta çıkış bahşişi dağıttırmış ve

etek öptürmüştür. Böylece “cülüs bahşişi” adeti bu zamandan itibaren

başlamıştır.

Osmanlı padişahlarından, II. Murat kendi arzusuyla padişahlığı

oğluna terk etmiş ve II. Beyazıd da bu makamı küçük oğluna terke

mecbur olmuş, I. Mustafa, II. Osman, İbrahim, IV. Mehmet, II. Mustafa,

III.Ahmet, III.Selim, IV. Mustafa saltanattan indirilmişlerdi.Bunların

arasında II.Osman, İbrahim, III.Selim, IV.Mustafa tahttan indirildikten

sonra gelişen olaylarla öldürülmüşlerdi.

Hükümdarlıktan çekilenlerin bir kısmı ailesiyle sarayda

kendilerine gösterilen bir daireye giderek hizmetine verilen cariyelerle

nezaret altında tutulurlardı. Yeni Hükümdarlar da aynı tarzdaki kafes

hayatından saltanata gelirlerdi.

Osmanlı Devleti’nde İstanbul’un fethinden sonra cülus merasimlerinin

çoğu Topkapı Sarayı’nda yapılmıştır. Tahta geçecek olan

şehzade Şimşirlik’teki dairesindeyken Kızlar ağası ve Silahdarağa

yanına gidip padişahın vefat ettiğini ve saltanat nöbetinin kendisine

geldiğini söyleyerek tebrik ederler. Ardından yeni padişah önce Hırka-i

Saadet dairesine gidip orada bir şükür namazı kıldıktan sonra has odada

yakın hizmetindeki vazifelilerin ilk önce biat etmeleri Osmanlı geleneği

idi. Ardından Sadr-ı azam ve Şeyhülislamın daha sonra darüssaade

ağasıyla, enderun ricalinin biatlerini kabul ederdi. Biat, cülusun

tamamlayıcı unsuru olup, hükümdara yapılan sadakat ve itaat şeklidir.

Bu merasimin daima sarayda yapılması adet iken V. Murat ile V.

Mehmet’e kendilerinden öncekilerin tahttan indirilmesi sebebiyle, tahta

çıkış töreni Harbiye nezaretinin dış kapısı yanındaki köşklerde

yapılmıştır. (şimdiki üniversite binası)

Padişah sefer veya göç nedeniyle başka bir yerde ölmüşse

payitahtta veya devlet erkanı ve ölen padişahın olduğu yerde yapılırdı.

Sultan I. Selim Edirne’ye giderken Çorlu civarında öldüğünde İstanbul

yakın olduğu için Sadrazam Piri Paşa hemen başkente gitmiş ve

sancaktan gelen şehzade Süleyman’ın cülusu Topkapı Saray’ında

yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın Sigetvar’da ölmesi üzerine ise

bütün devlet erkanı ve ordu yanında olduğu için II.Selim ‘in Belgrat’ta

cülus töreni yapması beklenmiştir. Şehzadelerin bulundukları yerde cülus

merasimleri yapmaları adet değildi.

Padişahların cülusları merasimle yapılır ve hiç vakit geçirilmeden

yeni padişaha o gün biat olunurdu. Eğer padişah gece vefat etmiş ise

tabii olarak merasim sabah erkenden yapılırdı. XVII. yy ile XVIII. yy’de

bazı padişahların başlarına Yusufi denilen serpuşu giydikleri görülür.

Padişahın vefatını ve Hal’ini yerine geçecek olan şehzadeye,

darüssaade ağası bildirir, koltuğuna girer, evvela vefat edenin naşını

gösterir. Daha önce söylediğimiz gibi Hırka-i Şerif Dairesine götürür. Ve

Hırka-i Şerif’e giderken diğer koltuğuna da silahdarağa girerdi.

 

1.      Cülûs Merasimi

 

Yeni padişahın cülusu, gün ve saati teşrifatçı tarafından merasime

iştirak edecek olanlara derhal bildirilirdi. Padişahın tahtı Babüssaade

denilen Ak ağalar kapısının önüne kurulurdu. Merasimde bulunacak

olanların sıraları teşrifatçı vasıtasıyla ve bir deftere kaydedilirdi.

Padişah bir koltuğunda Darüssaade ağası ve diğer koltuğunda bir

zamanlar Babüssaade ağası daha sonraları silahdarağa olduğu halde biat

mahalline geldiğinde meydan da bulunan divan-ı hümayun çavuşları hep

bir ağızdan ve ritmik bir sesle iyi dilek ve dua cümleleri söylerlerdi ki

buna alkış tutmak denir. Müneccim başının tayin ettiği saat-ı muhtar

denilen uğurlu bir anda tahta otururdu. Nakibül eşrafın dua etmesiyle

başlayan merasimde vezirler, divan üyeleri olarak kazaskerler,

defterdar, nişancı ve diğer yüksek rütbeli memur varsa Kırım Hanları

yeniçeri ağası ve dört bölük ağaları, İstanbul kadısı, ulema, meşayih,

çaşnıgirler, müteferrikalar ve diğer birun halkı şayet İstanbul’da ise

kaptan paşa katılırdı. Merasimde kaptan paşa ve yeniçeri ağası vezaret

rütbesinde iseler vezirlerin arasında dururlardı. Bunlardan yeniçeri

ağası, biat sırası orduya geldiğinde vezirlerin sırasından çıkarak bölük

ağalarının baş tarafına giderdi. Resmi devlet törenleri için en önemli

kaynak olan Fatih’in Teşkilat Kanunnamesi’nde cülus ve bayram

törenlerindeki biat esnasında padişahın kimlere ayağa kalkıp

kalkmayacağı, kimlerin el öpmesi gerektiği belirtilmiştir. Buna göre

padişah, sadrazam, vezirler, şeyhülislam, nakibüleşraf, kazaskerler,

defterdar gibi üst düzey makam sahipleri ve ulema el öpmek için

yaklaştıklarında ayağa kalkmaktadır. Bir nevi teşkilat görevi yapan

Divan-ı Hümayun çavuşları bu esnada bir yanlışlığa yer vermemek için

ayağa kalkması gerektiğinde padişaha “hareket-i hümayun padişahım”

oturması gerektiğinde de “istirahat-ı hümayun padişahım” sözcükleri ile

alkış tutardı. Askerlerin biat etmesine sıra geldiğinde padişahın bunlara

yüksek sesle “bahşiş ve terakkileriniz kabulümdür” demesi

gerekmekteydi. Teşrifat sırasına göre herkes biat ettikten sonra teşrifatî

efendinin biat etmesi ile merasim biter, padişah yine alkış arasında ayağa

kalkıp içeriye giderdi.

Osmanlı padişahının cüluslarında ve viladetlerinde toplar, atılmak

suretiyle bunun halka ilan olunması adetti. Cülus yeni padişah adına

hutbe okutmak suretiyle ilan edilirdi. Yeni padişah adına hutbe okumak

ise saltanat alameti olup cülusun bütün ülkeye ilan edilmesidir. Uzak

vilayetlere ve komşu devletlere ulaklar gönderilerek söz konusu

değişiklik resmi yazılarla bildirilirdi. Bunlardan sonra başta devlet

erkanı olmak üzere cülus tebrikleri başlardı. Uç vilayetlerden gelen

sancak beylerinden sonra komşu ülkelerden de cülus tebriği için elçiler

gelirdi. Devrin şartlarına göre bu ülkelerin haber alıp elçi

göndermeleri bazen aylar sürerdi. Mesela Şah Tahmasb’ın cülus tebriği

için gönderdiği Tokmak Han III. Murat’a ancak bir buçuk sene sonra

gelebilmiştir.

Hükümdarlığa geçen bir şehzade cülusunu müteakip traş olur ve

tesrih-i lihye tabiri ile sakal salıverirdi. Küçük yaşta hükümdar olanlar

ise büyüyüp yaşları yirmiye gelince sakal uzatırlardı. Osmanlı

hanedanlığı içinde yalnız Yavuz Sultan Selim sakal uzatmamıştı.

Bir padişah tahta çıktığında sikke veya paranın yeni hükümdar adına

bastırılması emir olunurdu. Padişah adına bastırılacak paranın mahall-i

darbının Konstantaniyye, İstanbul veya İslambol isimlerinden hangisi olacağı kendine sorulur ve padişah bu isimlerden hangisini münasip

görürse o suret ile bastırılırdı.

Yeni hükümdar namına basılmış olan sikkeler rikap merasiminde

darphane defterdarı tarafından padişaha takdim olunur. O da bunları

Sadr-ı azam ve diğer devlet erkanına dağıtırdı.0

Yeni padişahın cülusunda ilk işi kendi namına mühür kazıtmaktı;

mühür-i hümayun denilen bu mührün bir tanesi sadr-ı azama verilir.

Böylece sadr-ı azam görevinde kalırdı.  Çünkü her padişah değiştiğinde

üst düzeydeki bütün görevler iptal edilmiş olarak kabul ediliyor. Yeni

padişahın onaylaması ile görevlerinde kalanların görevleri ise “ibka

edilmiş” sayılıyordu. Fakat bu kural yeni padişaha verilmiş olan bir hak

olmakla birlikte doğal olarak bütün görevler için uygulanmıyordu.

Çoğunlukla padişah ilk anda uygun gördüğü bütün resmi görevleri

onaylıyordu. Fakat zaman içinde tercih ettiği atamaları yapıyordu.

Yeni padişahın cülus merasimi bittikten sonra vefat eden

hükümdarın cenazesi gaslolunur ve sonra padişahın da katılımıyla cenaze

namazı kılınıp hangi türbeye defni emredilirse merasimle oraya

gömülürdü.

 

Cülûs Bahşişi

 

Padişahın cüluslarında sadr-ı azamdan başlayarak devlet erkanına

ve ulemaya ve kapıkulu ocaklarına cülus bahşişi denilen bir bahşiş

verilmesi kanundu. Bundan başka padişahların saraya kapanmadıkları

zamanlarda, ilk defa sefere gidişlerinde askere sefer bahşişi ismiyle başka bir bahşiş daha vermeleri usuldendi. Cülus bahşişi verilmesi

senesinde I. Abdülhamit’in hükümdarlığına kadar devam etmişti. Bu

hükümdar tahta çıktığı zaman Rus seferi devam ettiğinden hazinede para

yoktu; bundan dolayı bahşiş verilmemiş ve daha sonraları da bu usul terk

olunmuştur. IV. Mustafa’nın cülusunda askerin bahşişi için bazı

dedikodu olduysa da biraz parayla işin önü alınmıştır.

Cülus ikramı iki şekilde olurdu bunlardan birincisi yeniçeri ve

devlet görevlilerinin ulufelerine yani mevcut maaşlarına zam

yapılmasıdır ki buna cülus terakkisi denilirdi; ikincisi ise yine askere ve

devlet erkanına yeni padişahın hediyesi olarak bir defaya mahsus verilen

paradır. Buna da cülus inamı veya cülus bahşişi denilirdi bahşiş eski bir

gelenek olup sadece para olarak verilmez hilat giydirmek veya çeşitli

hediyeler vermek de bu gruba girerdi.

Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıkışında verilen cülus bahşişlerini

örnek olarak verirsek, babası öldükten sonra Manisa’dan gelip tahta

çıktığı zaman bahşiş ve terakkiler vermiştir. Genel olarak yeniçerilere

üçer bin akçe bahşiş verilmiştir, sipahi ve silahdarlar bölüklerinin her bir

neferine yirmi beşer akçe terakki ile bin akçe ihsan ve garipler

zümresine dörder akçe ve ulüfecilere üçer akçe zam ile biner akçe inam

verilmiştir. Bunların dışında Saruhan (Manisa) da iken padişahın

hizmetinde bulunan büyük küçük tüm görevlilerin ulüfelerine ve

dirliklerine zamlar yapılmıştır.

 

Cülûs Tebrikleri

 

Cülus tebriklerinin ilk günden başlayarak uzun bir süre devam

ettiği görülmektedir. Cülus töreninden hemen sonraki günlerde devlet adamları ve ulema ayrıca tebriğe geliyorlar ve bunlara derecelerine göre

hilat ve kaftanlar giydiriliyordu. İstanbul dışında bulunan beylerbeyi ve

beyler ise çeşitli vesilelerle sonradan cülus tebriğine geliyorlar veya

davet ediliyorlardı. Tebriğe gelenlerin cülus pişkesi denilen hediyeler

takdim etmeleri usulden olup karşılığında cülus bahşişi olarak para ve

çeşitli hediyeler aldıkları görülmektedir.

Gönderilen cülus haberlerinden sonra ülke dışından da elçiliklerle

tebrikler ve hediyelikler gönderiliyordu. Gönderilen cülus tebrikleri

içinde en çok dikkati çeken Şah Tahmasb tarafında III. Murat’a

gönderilen hediyelerdir. III. Murat tahta çıktığı zaman cülus haberi

gönderilmemesine rağmen iyi ilişkiler kurmak isteyen İran Şahı I.

Tahmasb cülus tebriği ve taziye için gönderdiği elçi Tokmak Han

mesafenin uzaklığı ve iklim şartlarının uygun olmasını beklemesinden

dolayı cülustan bir buçuk sene sonra  Safer  /  Mayıs

tarihinde İstanbul’a gelmiştir. Cülus tebriği için getirdiği hediyeler ve

maiyetinden otuz kişi ile birlikte saraya giren Tokmak Han Divan-ı

Humayun’a girmiş önce Şah’ın mektubunu ve hediyelerini daha sonra

kendi hediyelerini takdim edip, cülus tebriği için vezirler ile birlikte

padişahın yanına çıkıp el öpmüştür. Bu hediyeler arasında ; bir

muhteşem çadır, çeşitli halılar, Horosan keçeleri,  musanna ve

müzehhep mushaf-ı şerif, İran şairlerine ait murakka’at, 0000 tane

balıkçıl teli, üç okka mumiya-i ma’deni ve panzehir, kıymetli taşlarla

dolu çekmeceler, oklar, yaylar, kılıçlar, olduğu kaydedilmektedir.

 

Cülus bahşişi divanı: Cülus bahşişi verilmek üzere toplanan divan. Cülus bahşişi kanununda, bu paranın dağıtılması emrinin padişah tarafından sözle bildirilmesi şart olduğundan, bu iş için divan normal bir toplantı yapar ve bahşiş parasının hazırlanmış olduğunu bildiren bir telhis yazılır, Kapıcılar Kethüdası ile Babüsseade Ağası eliyle padişaha sunulurdu. Padişah bir taraftan bahşişin dağıtılması için yazılı izin verirken, sözle de; “Kullarımın bahşiş ve terakkileri makbulümdür, verilsin.” diyerek divana haber gönderirdi. Hazırlanan bahşiş keseleri, ulufe dağıtımındaki esaslara göre ilgililere verilirdi. Bahşiş dağıtımı bitince vezirler arza girerlerdi. Bu merasime Defterdar katılmazdı.

Cülus çıkması: Padişahların cülusları münasebetiyle yapılan çıkmalar hakkında bir tabir. Buna büyük çıkma, umum çıkması da denilirdi. Çıkma mezuniyet demek olup, acemilerin yeniçeri ocağına kayıt ve kabulleri, saray hizmetlerinde bulunanların taşra hizmetlerine veya saraydaki odalardan birinden diğerine memur edilmeleridir.

Cülus tebliği: Yeni padişahın Osmanlı tahtına geçtiğini, münasebette bulunulan devletlerin hükümdarlarına gönderilen elçilerle bildirmektir. Bundan başka İstanbul’da devamlı bulunan elçilere de tercümanlar aracılığıyla birer name gönderilirdi.

Bu tebliğ üzerine yeni padişahı tebrik etmek üzere İstanbul’a gelen elçiler, padişah tarafından özel bir törenle kabul edilirdi.

Yeni padişahın tahta geçtiği, Osmanlı tebeasına fermanla duyurulur ve hutbenin yeni hükümdar adına okunması bildirildiği gibi, devlet içindeki il darphanelerine gönderilen başka bir hükm-i şerif ile de, paranın yeni hükümdar adına basılması bildirilirdi. Bundan başka Kırım Hanına da özel bir Kapıcıbaşı gönderilmek suretiyle yeni padişahın cülus ettiği haber verilirdi.

Cülusiyye: Padişahların saltanat tahtına çıkmaları münasebetiyle söylenmiş manzume veyahut yazılmış makaleler. Önceleri kaside tarzında kaleme alınan cülusiyyeler, İkinci Abdülhamid Han devrinde mensur olarak yazılmaya başlanmıştır. Cülusiyyelerde, yeni hükümdarın tahta çıkmasıyla memleketin daha çok huzura kavuştuğu ve halkın neşesi anlatılır.

Sultan Osman için Nef’i’nin yazdığı cülusiyyeden bir beyt şöyledir:

Şehinşah-ı adalet-pişe Osman Han-ı Sani kim Vücuduyla hayat-ı taze buldu mülk-i Osmani

Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

 

Cenaze Töreni

 

Tahta çıkış merasiminin tamamlanmasından sonra ölen padişahın

naaşının sabah erkenden Hırka-ı Saadet civarına nakledilmesi ve orada

yıkanması ve tekfin işlerinin yapılmasından sonra yine aynı daire önünde bekletilmesi adetti. Yeni padişahın cülusundan hemen önce, padişahın

ölümü ilan edildiğinden matem elbiseleri giyinip üzüntü belirtilirdi.

İslam geleneğine göre son derece sade olan cenaze işlemleri saray hayatı

içinde de bu kurala bağlı olarak yapılırdı.0

Vefat eden padişah ve şehzadelerin bir suikasta uğrayıp

uğramadıkları yeniçeri ocağınca bilinmek kanun olduğundan, padişah

müsaadesiyle yeniçeri ağasıyla sekban başı ve kul kethüdası elbisesiyle

ölen padişahın cesedini görürler ve bundan sonra gasl ve defin merasimi

yapılırdı. Bu usul sultan İbrahim’in katlinden sonra uygulanmıştır.

Padişahın vesair henedan üyesinin vefatları Ayasofya, Sultan Ahmed,

Süleymaniye, Fatih gibi salatin camilerde sala verilmek suretiyle ilan

olunur ve tellallar vasıtasıyla da hem vefat haberi hem de cülus resmi

halka bildirilirdi.

Yeni padişah, yanında şehzadeler, vezirler diğer devlet büyükleri

olduğu halde tabutun bulunduğu yere gelir, Ayasofya kürsü şeyhinin

yaptığı duaya katılırdı. Daha sonra cenaze Babüssaade’de kurulan

musallaya götürülür, bu esnada sadrazam Kubbe-i Hümayundan, ulema

eski divanhaneden diğerleri yerlerinden hareket ederler ve saygıyla

karşılanırlardı. Ardından musallaya yerleştirilen cenazenin namazı

şeyhülislam tarafından kıldırılırdı.

Şeyhülislamın şer’i bir özrü olursa reis-ül ulema yahut Rumeli

kazaskeri veyahut hünkar imamının kıldırmaları usuldendi.

I.Abdülhamit’in vefatında şeyhülislamın müsaadesiyle saray imamı

cenaze namazını kıldırmıştı. Yeni padişah arz odası veya taht salonunun

kapısı önünde durarak cenaze namazını kılar ve müteveffa padişahın nereye defnini emrederse cenaze alayı tertibiyle oraya gömülürdü. Vefat

eden padişahın tabutunun üzerine Kabe Örtüsü ve yine tabutu üzerindeki

kavuğuna (Yusufi) siyah sorguç takılırdı. Cenaze merasiminde

Darüssaade ağasından başka saray ağalarının hiçbiri bulunmazdı;

cenazenin etrafında baltacılar bulunur ve cenazeyi eller üzerinde bunlar

taşırdı.

Matem alametleri kıyafetlerde özel bir şekilde olmayıp renklerle

ifade edilmiştir. Tarihlerde bazen matem elbisesinin ve sarığın siyah

olduğundan ve bazen başa yalnız siyah şemle sarıldığından

bahsedilmekte ise de elbisenin siyah olduğuna şüphe yoktur.

Fatih Sultan Mehmet babasının cenazesinde siyah elbise ve sarıkla

yas tutmuştu. II. Bayezid’in cenazesi İstanbul’a geldiği zaman Yavuz

Sultan Selim ve Devlet erkanı başlarına siyah sarmışlardı. II. Selim

babasının cenazesini karşılarken siyah çuha giyip şemle sarmıştı. III.

Murat matem alameti olarak devlet erkanıyla beraber siyah elbise giyinip

siyah sarık sarmışlardı. III. Mehmet babasının yerine hükümdar olduğu

vakit siyah şemle ile matem elbisesi giymişti. IV Murat’ın vefatında

İbrahim siyah şemle ile sarık sarınmış ve diğer devlet adamları da siyah

sarmışlardır.

Ayrıca koyu renkli kaftanlar giyilirdi. Tabutun baş tarafına konulan

ölen kişiye ait olan kavuk ise cenaze törenlerinde Türklere ait bir adet

olarak II. Bayezid’ın cenazesinden beri görülmekteydi.

Daha sonraları yani takriben . asrın ortalarından itibaren matem

elbisesiyle matem sarığına tesadüf edilmemektedir. IV. Murat vefat ettiği

zaman yapılan cenaze merasiminde tabutun önünde üzerine binip gazaya

gittiği atlar tersine eyerlenip yürütülmüştü.0

Osmanlı padişahı vefat ettiği zaman padişahın sarayda bulunan eğer

varsa annesi, kızları, hasekileri, gözdeleri, odalıkları, cariyeleri velhasıl

bütün yakınları hatırları kırılmadan usulen Topkapı Sarayından

çıkarılarak eski saraya nakledilirdi. Bunların yerine yeni padişahın

kadınlı erkekli yakınları gelirdi.

Tahttan indirilmiş padişahların cenaze merasimi pek sade ve bazen

de pek sönük olurdu. IV. Murat’ın cenazesine karşı bilhassa gösterilen

lakaydın emsaline tarihte pek az rastlanmıştır.

 

1 - Osmanlı Hanedanına Mensup Olup Ölenlerin Cenaze

Merasimlerinde Uyulması Gereken Kuralları İçeren

Talimatname (Sadeleştirilmiş Olarak)

 

Madde1-Cenaze merasimi Osmanlı hanedanına bağlı üç sınıf için

yapılır.

Madde2-Ölüm olduğunda cenazenin yeri ve zamanını ve cenaze

merasiminin hangi sınıf üzerinden yapılacağına padişah karar verir.

Madde3-Vefat haberi, merasimin yapılacağı mabeyn-i humayun baş

kitabeti tarafından sadrazama, şeyhülislama, ayanlara, harbiye, evkaf

nezaretine ve şehir emanetine, teşrifat ve polis müdüriyetine, ileri

gelenlere hatta şehzade ve damatlara da haber verilir. Üçüncü sınıf

cenazeler için gerekli tertibat için ayan ve mebusan başkanlarına görev

verilir. Madde4- Baş mabeynci makamından padişahın hazine müdürüne ve

devlet hazinesi kethüdalığına ve darüssade ağalığına ve musıki ve saray

görevlileri kumandanlığına ve padişahın imamına bildirir.

Madde5-Cenaze merasiminin vakti ve gömülecek yerin ayarlanması

ve teferruatın gazetelere bildirilmesi, teşrifatın ve kabirin hazırlanması,

vapur ve istimbot hazır edilmesi gibi işlerin ilan Hazine-i Hassa

Müdüriyetine, yıkanması, kefenlenmesi ve gömme gibi işleri enderun-u

hümayun memurları ve görevlileri, zülüflü baltacılar, meşayih ve

dervişan ile haremeyn-i muhteremeyn ahalisinde icab edenlerin ihzarı,

Hazine-i Hümayun kethüdalığına, padişahın müezzini ile saray

görevlilerinin hazırlanması musik ve saray görevlileri kumandanlığına ve

harem ağalarıyla baltacıların ihzarı Darüssaade ağalığına aittir.

Birinci Sınıf Cenaze Merasimi

Madde6-Cenaze merasiminde hanedan mensupları ve damatlar hazır

bulunacak. Ayrıca padişahın emriyle mabeyn-i humayun erkanı,

sadrazam, şeyhülislam, ayan ve mebusan reisleri, itibarlı kimseler,

kadıaskerlik hizmetinde bulunanlar, ulema, nakib-ül eşraf, İstanbul

valisi, şehremini, teşrifat ve polis müdürü, vefat edenin gömüleceği

yerin amiri de bulunur. Mülkiye ve ilmiye, askeriye ricalinden bulunması

gerekenler. Sadrazam, şeyhülislam ile Harbiye nazırı ve mebusan da

davet olunurlar.

Madde7-Cenaze tertibatı aşağıda olduğu gibidir.

a-Tabutun önünde nöbetleşe olarak Lailahe-ill Allah sözü padişahın

müezzini, enderun-ı hümayun müezzinleri, haremeyn-i şerifeyn ahalisi

ve meşayıh ve dervişan tarafından söylenecek.

b-Onların arkasında Darrüssaade ağası, padişahın hazine müdürü,

devlet hazinesi kethüdası, musiki ve saray görevlileri kumandanı.

c-Daha arkada buhurdanları taşıdıkları halde enderun-ı hümayun

görevlilerinden iki efendi.

d-Tabutun etrafında devlet hazinesi memurları ile enderun-ı

hümayun hademesinden iki efendi.

f-Şehzadeler ve damatlar hazır bulunacaklar, mabeyn-i hümayun

erkanı ve memurlarından gönderilecekler, şehzadeler ve sultanlar

tarafından gönderilecek olanlar.

g-Sadrazam, şeyhülislam, ayan ve mebusan reisleri ve itibarlı

kimseler ve altıncı madde de yer alanlar.

h-Cenazede hazır bulunacak diğer zatlar.

Madde8-(f), (g), (h) işaretleriyle gösterilen sınıflar diğerlerinden

ayrıldığı için her sınıfın önünde bir teşrifat memuru bulunur.

Madde9-Merasimde cumalık elbise ile kumandanlarıyla beraber

harbiye nezaretinden uygun bulunacak miktarda asker ve lüzumu kadar

polis ve belediye çavuşları bulunur.

Madde10-Merasime katılacak askerlerin gerekli kimselerle

haberleşilerek tertip şekilleri seryaverliğe aittir.

Madde11-Merasimde bulunacak ilmiye ve askeriye dışındaki

kimseler redingot edecektir.

Madde12-Merasime iştirak edeceklerin teşrifat sıralarının temini

teşrifat ve polis memurları vasıtasıyla teşrifat müdürüne aittir.

Madde13-Cenaze namazı şeyhülislam tarafından kılınır özürü

bulunduğu hallerde kazaskerlikte bulunan kimse tarafından kıldırılır.

Madde14-Cenaze merasiminde evkaf nazırı hazır bulunur. Naaş

defin edilir, kur’an ve dualar okunduktan sonra merasim son bulur.

Madde15Vekiller cenazenin ertesi günü taziye için saraya gelecekler

ve ayrıca diğer gelecek kişiler içinde mabeyn-i humayunda defter

açılması usuldendir.

İkinci Sınıf Cenaze Merasimi

Madde16-Bu merasimde Osmanlı hanedanlığı ve damatlar hazır

bulunacak. Bundan başka mabeyn-i humayun erkanı ve memurlarından

padişahın emriyle izam buyrulacak. Padişahın hazine müdürü, devlet

hazinesi kethüdası, darüssaade ağası, musıki, saray görevlilerinin

kumandanları bulunacakları gibi sadrazam tarafından heyetlerden

belirlenecek iki kişi ile ayan, mebusan reislerinden seçilecek iki kişi,

vakıf nazırı, İstanbul valisi, şehiremini, teşrifat, polis müdürleri naaşın

defnedileceği mahalin amiri, rical, ilmiye, askeriyeden, harbiye

nezaretince uygun olanlar hazır bulunacak.

Madde17-Cenaze merasiminde yeterli miktarda asker, polis ve

belediye çavuşları, zabıtalar Cuma elbiseleriyle hazır bulunacaklar.

Madde18-Cenaze merasiminde bulunacak asker, polis memurları,

belediye çavuşları ile müezzin ve saray görevlilerinin miktarı birinci

sınıf cenazelerin üçüncü derecesinde olacaktır.

Madde19-Merasimde bulunacakların yerleri birinci sınıf cenaze

tertibindeki gibi olur.

Madde20-9,10,11,12,14. Maddelerin hükümlerine bu merasimde de

aynen uyulur.

Madda21-Cenaze namazı Padişahın imamı tarafından kıldırılır.

Madde22-Başsağlığına gelecekler için mabeyn-i humayunda defter

açılacak.

Üçüncü Sınıf Cenaze Merasimi

Madde23-Bu merasimde mabeyn-i humayunu temsilen padişahın

hazine müdürü birinci sınıf, devlet hazinesi kethüdası, darüssaade ağası,

sermusıka, saray görevlileri kumandanı ve yaverandan biri bulunacakları

gibi ilmiye, mülkiye, askeriyeden, sadaretten, şeyhülislamlık ve harbiye

nezaretince uygun görülecek ikişer kişi bulunacak.

Madde24-Evkaf nazırı, İstanbul valisi, şehremini ve müdürü

merasimde bulunamadıkları zaman yerlerine daireleri erkanından birer

zat bulunacak. Vefat edenin gömüleceği yerdeki idari amir ve teşrifat

müdürü hazır bulunacaktır.

Madde25-Merasimde bulunacak asker, polis memurları, belediye

çavuşları, müezzin ve saray görevlilerinin miktarı birinci sınıf

cenazelerin üçüncü derecesinde olacaktır.

Madde26-Cenaze merasiminde askerin tertibatı ve giyilecek elbise

yazılı kurallara uygun olacaktır.

Madde27-Cenaze namazı padişahın imamı tarafından kılınacaktır.

Madde28-Yazılmış bu hükümler uygulanacaktır. Fakat padişahın

isteğiyle değiştirilebilir.

 

Kılıç Kuşanma Töreni

 

Osmanlı padişahlarının tahta çıkmalarını takip eden birkaçgün

içinde kılıç kuşanmaları dolayısıyla yapılan merasimdir. Eski eserlerde

taklid al-sayf ve taklid-i şamşir diye geçen bu alaylar kralların taç giyme

merasimine karşılık gelir.Kılıç kuşanma töreni için müneccimbaşından uğurlu saat tespiti istenir, müneccimbaşının uğurlu saatini bildiren

zaiçesinin takdimi suretiyle padişahtan gerekli izin alınırdı.

İslamiyet’in ilk devirlerinden itibaren bilhassa gazaya niyet

edilirken kılıç kuşanmak bir an’ane idi. Abbasi halifeleri tarafından kılıç

kuşanan Mısır Memlüklüler’in takip ettiği adetlerin menşeini bu

an’aneye bağlayanlar vardır.

Kılıç kuşanma adetinin Osmanlılarda resmi şekilde olarak hangi

tarihte yapıldığı tam olarak bilinmemektedir. II. Murat Beyin (-

) Bursa’da Emir Sultan denilen Emir Şemseddin Mehmet Buhari’den

(Vefatı:  H,  M) kılıç kuşanmış olduğu söylenmektedir.

Osmanlı padişahlarının İstanbul’un fethinden sonra Eyüp semtinde

ashabdan Mihmandar-ı peygamberi Halid ibn-i Zeyd Ebu- Eyyüb-ı

Ensari’nin türbelerinde kılıç kuşanmaları bir kanun ve kaide haline

gelmiştir.

Tören günü Padişah, Topkapı Sarayındaki Kubbealtı’nda İstirahat

ederken bir taraftan da hazırlıklar görülürdü. Alayın tertib olduğu

kendine haber verilir verilmez, Kubbealtı’ndan Orta Kapıya gelir, herkes

padişahın gelmesini orada beklerdi. Biniş haberi gelir gelmez, herkes

atlarına biner bayramda nerede selama duruluyorsa orada at üstünde

selam dururlardı. Şeyhülislam ile Kaptan Paşa da sol tarafta at üstünde

selama dururdu. Padişah Orta Kapı’dan dışarı çıkar çıkmaz, çavuşlar

alkış yaparlardı. Çavuşlar yer öpüp süratle yedeklerin önünden geçerek

alay tertibi ile Fatih Camii avlusuna gelirlerdi. Eğer padişah Fatih’in

türbesini ziyaret etmeyi emretmiş ise, arada rikab taşı önünde padişahın gelmesini beklerlerdi. Padişah gelir gelmez atlarından inerler ver yer

öperlerdi. Bu esnada çavuşlar alkış yaparlardı. Alkışlar padişah binek

taşına ininceye kadar devam ederdi. Türbe ziyaret olunduktan sonra

atlara binilir, alkış sedalarıyla Edirnekapı’dan Eyüp’e doğru inilirdi.0

Padişahların bazen deniz yoluyla da gittikleri görülmektedir.

Padişah Eyüp’e deniz yolu ile giderse, kara yolundan döner, kara yolu ile

gittiğinde ise, deniz yolundan dönerdi.0 Kılıç alayı bazen fakat nadiren

karadan gidip yine karadan dönülmek suretiyle de olurdu.0

Deniz yoluyla gelecek olan padişah sabah namazından sonra haremi

hümayundan çıkıp ata binerek deniz kenarındaki Sinan Paşa Köşküne

gelir buradan üç fenerli saltanat kayığına binip, maiyyetinde başlıca

silahdar, çuhadar, ribder ve sair musahib ağalar olduğu halde kayığın

dümenini bostancı başı tutarak yürür ve arkasındaki kayıklara da dar-üssaade

ağası, kapı ağası binerek Eyüp’te Bostan iskelesine gelinirdi.

Padişah iskeleye geldiği zaman orada kendisini ilk olarak ases başı,

su başı maiyetleriyle sonra divan-ı hümayun çavuşları onların

arkalarından müteferrikalar ve çaşnigirler, altıbölük ağaları, şikar ağaları

kapıcı başılar enderun rikap ağalarından Mir-i alem, birinci mirahur,

çaşnigir başı, daha sonra ulema ve şeyhler, onları takiben defterdarlar,

Reisülküttap çavuş başı, kapıcılar kethüdası daha arkadan Rumeli ve

Anadolu kazaskerleri, diğer kadılar ulema, onları müteakip vezirler,

sadrazam karadan alayla Eyyüb Camisine gidip deniz yoluyla gelecek

olan padişahı beklerler gelince selamlardı.İskeleye çıkarken padişahın

sağ koltuğuna sadr-ı azam ve sol koltuğna kendi kayığından

hükümdarın kayığına geçmiş olan Darüssaade ağası girip0 oradan erken

gelmişse burada sultanlardan birinin yalısında yemek yenir dinlenilirdi. Şayet vakit öğle namazı ise merasimden sonra dinlenilirdi. Padişah öğle

namazın müteakip iki rekat namaz kılardı.0 Buçukçu denilen memurlar

etrafa para saçarak Hazret-i Halid’in türbesine gidilirdi.0 Şeyhülislam,

nakibüleşraf, vezirler, kazaskerler ve Yeniçeri ağası da buraya davet

edildikten sonra tercih edilen bir kılıç, silahdar ağa tarafından alınıp,

şeyhülislam, nakibüleşraf veya meşayihden birisi tarafından dua edilerek

padişaha kuşandırılırdı. Kılıç kuşandırılırken padişahın kaftanını

silahdar kaldırarak yardım ederdi.0

Padişahın kuşanacağı kılıç padişahın arzusuna göre saraydaki

emanetler arasında bulunan kılıçlardan birisinin kuşatıldığı

görülmektedir. Takılan kılıçlar arasında Hazret-i Peygambere, eshabdan

Halid İbn-i Velid, Hazret-i Ömer, Osman Gazi, Yavuz Sultan Selim’in

kılıçları vardı. IV. Murat, Hazret-i Peygamberin ve Yavuz Sultan

Selim’in kılıçlarını kuşanmıştı.

Kılıç alaylarında padişahların Eyüb’e kadar gidiş veya dönüşlerinde

Eski Odalar(Şehzadeler Camii karşısında) önünden geçerken altmış

birinci cemaatin odabaşısı tarafından verilen şerbeti içip şerbet kasesini

altunla doldururdu bunu müteakip odabaşının üç kurban kesmesi

kanundu.0 Bu alayda padişahın adına kesilmiş yeni sikkeler dağıtılması

da adetti.0

Kanunname ve teşrifat kayıtlarına göre çok defa kırk iki ve elli

arasında kurban kesildiği görülüyor. Bu kurbanlar cami ve türbe

hademeleriyle fukaraya dağıtılırdı. Yine kanun üzerine bu kılıç alayında

kapıcılar kethüdasıyla mirahur ağa kara yoluyla avdette türbe kapısından saray kapısına kadar yaya yürüyerek halkın padişaha takdim ettikleri

istidaları alırlardı; saraya gelince bu istidaları kapı ağası mühürleyip

padişah namına, görülüp muameleleri yapılmak üzere kapıcılar kethüdası

vasıtasıyla sadrazama gönderilirdi.

Kılıç kuşanma merasimi sona erip padişah sarayına geldikten sonra

bostancıağa kayıkçılarına ve teşrifatçı pişkeşci, mataracı, kürsidar-ı sim

denilen iskemleci, ortakapı ve bab-ı hümayun nöbetçi kapıcıları,

seccadeci başı bevvabin-i dergah-ı ali bölük başları denilen ortakapı

kapıcılarının bölük başlarına muayyen miktar altın ihsan olunması da

kanundu .

Merasimden sonra alay Edirne kapısından şehre girer kendinden

önceki hükümdarların türbelerini ziyaret ederdi. Padişahların Eyyub ve

ecdadının kabirlerini ziyaretine XVI. asrın sonuyla, XVII. asrın başında

türbeler ziyareti denildi. Daha sonraki tarihlerde Eyyub ziyareti ve

kılıç kuşanma merasimi münasebetiyle yapılan alayda türbeler ziyareti

yalnız Fatih Sultan Mehmed’in ziyaretine hasredilmiştir.

II. Ahmed ile II. Mustafa Edirne’de hükümdarlığa geçtikleri için

bunlar Edirne’nin Eski Cami’sinde kılıç kuşanmışlardı. II. Ahmed kılıç

kuşanmak için İstanbul’a gitmek istediyse de IV. Mehmed’in taraftarları

fırsat beklediği için vazgeçilmiştir. II. Mustafa da Edirne’de Eski

Cami’de kılıç kuşanmıştır.

Osmanlı padişahları kılıç kuşanmadan Cuma namazına çıkmazlardı.

III. Selim Salı günü cülus eylediğinden kılıç alayı pazartesi gününe bırakılmıştı. Aradaki Cuma gününde padişahın dışarı çıkmayacağı

zannedilmişti. Fakat genç hükümdar bu anane hilafına “kılıç kuşanma

merasimi, padişahların ananesidir ve feraizi ifa emr-i ilahidir.” diyerek

eski ananeyi bozmuş ve ilk Cuma namazını Ayasofya Camisinde

kılmıştır.

II. Abdülhamit kılıç kuşandıktan sonra okuduğu hatt-ı hümayunda

ülkenin durumundan ve halkına ne şekilde hareket edeceğini

bildirmiştir.

 

Elçi Kabulü

 

Osmanlı Devleti küçük bir beylikten çıkarak büyüdükçe etrafındaki

beylikler ve devletlerle temas ve münasebetleri de artmıştır. Gerek siyasi

gerek ekonomik sebeplerle Müslüman ve Hıristiyan devletlerle ilişkileri

olmuştur.

Osmanlıların ilk devirlerinde Memlük, Bizans, Germiyan,

Karaman, Candar, Timur oğulları, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve diğer

devletlerle arasında elçiler gidip gelmiştir.

Osmanlı devletinin yayılışı Karadeniz ve Akdeniz sahil ve

adalarına sahip olan Ceneviz ve Venediklileri korkutmuştur. Bu iki

cumhuriyetten başka Milano hükümeti de onbeşinci asırda Osmanlılarla

ilişki kurmaya başlamış Edirne’ye Benedikto’yu sefir olarak

göndermiştir.

Türkiye’de balyos0 ismiyle daimi sefir bulunduran Venedik

cumhuriyetidir.

Macarlarla ilişkiler düşmanca olmuştur. Avrupa kıtasında

Osmanlılar aleyhine açılan bütün seferlerde ön ayak olmuş ve bu

tarzdaki hareketi yıkılışına kadar devam etmiştir.

Osmanlı devletiyle sıkı ilişki içine giren Fransa ve Nemçe Devleti

idi. Sınırların genişlemesiyle Rusya, Lehistan İngiltere, Portekiz,

İspanya, Nederlanda veya Felemenk, İsveç, Prusya, Danimarka, İtalya

yarımadasındaki Toskana, Floransa, Sicilyateyn veya Napoli krallığı gibi

büyük küçük devletlerle münasebetler artmıştır.

Asya kıtasında şii İran Devletiyle ilişkiler düşmanca olurken

İran’ın doğusundaki Sünni devletlerle dostluk ilişkileri kurulmuştur.

Kuzey Afrika’daki Fas devleti ve diğer Müslüman devletler zaman zaman

elçi göndermeyi ihmal etmemişler. Bazen de Portekizlilere karşı yardım

bile istemişlerdir.

Osmanlı Devletinin kuruluşundan itibaren on yedinci yüzyıla kadar

daimi olarak elçi bulundurmazlardı. Bir meselenin hallini görüşmek ya

da sulh ve muahede akti yapmak, devletler arasındaki dostluk

münasebetlerinin kuvvetlendirilmesi maksadıyla hediye verilmesi, cülus

zaferinin tebriki ve tebliği için bir devlet ötekine ya bir sefir veya bir

heyet gönderirlerdi.

Osmanlı Hanedanı içinde en önce huzuruna Bizans elçisini kabul

eden Orhan Gazi’dir. Ondan sonra Sultan I. Murat Raguzalılarla yapılan muahedenamenin imzası vesilesiyle Raguza elçilik heyetini kabul etmiş

ve Bizanslıların bazı delegeleriyle de temas etmiştir. Sultan II. Murad,

’de Edirne Sarayında ve oldukça tantanalı resmi bir tarzda Milano

dukalığı elçisi Benedikto’yu kabul eylemiştir. Kanuni Sultan

Süleyman’ın  yıllık saltanatı süresince Dünyanın her tarafından çeşitli

maksat ve görevlerle İstanbul’a bir çok sefir geldiği halde pek azı

huzurda, ayakta durma şerefine nail olabilmiş diğerleri sadrazamlarla

görüşebilmişlerdir.  senesinde sulh akdi için Almanya İmparatoru

Şarlken tarafından İstanbul’a gönderilen sefaret heyeti, birkaç kere

temasta bulundukları sadrazam Damat İbrahim Paşa ile meseleyi

halledemeyeceklerini anlayınca padişahın huzuruna kabul edilmelerini

istirham eylemişlerdir. Nihayet gün ve saat tayini suretiyle saraya

gelmeleri hakkında padişahın iradesi kendilerine ulaştırılmıştır. Tayin

edilen kapıdan girip sarayın birinci meydanına varınca orada iki fil ile

bir zürafa, ikinci avluda zincire vurulmuş 0 aslan ile  kaplanı, divan-ı

hümayun önünde de Enderun ağalarıyla süslü solakları ve 000 kadar

silahlı yeniçeriyi görünce hem korkmuşlar, hem şaşırmışlardır.

Paşidah’ın huzuruna özel merasimle giren heyet, sadrazamın reyi

olmadığından meseleyi halledememişlerdir.

Osmanlı Devleti’nin kendisiyle münasebette bulunduğu devletler

hakkındaki muamelesi aynı değildi, o devletin kendisine karşı vaziyeti,

dostluğunun derecesi, sınır komşusu olup olmayışı ve gösterilen niyet,

samimiyete, iktisadi şartlara göre değişirdi. Kendileriyle sınır

olmamasına rağmen Fransa ve İngiltere’yi diğer devletlere nazaran daha

dost bilirlerdi. On yedinci asırda Fransa’yla ilişkiler bozulmuş. Karlofça

Antlaşmasıyla Fransa’yla ilişkiler yeniden düzelmeye başlamıştır.

Osmanlı memleketine gelen sefirlerin bir kısmı daimi bir kısmı da

gelip giderlerdi. Bazı büyük devletler de devlet merkezinde kapı kethüdası ismi altında maslahatgüzar bulundurmuşlardır. Osmanlının ise

Avrupa’da hiç elçisi yoktu. Gerek İslam devletlerine ve gerek

münasebette bulunduğu Hıristiyan devletlerine ara sıra sefir göndermişse

de bunlar bir padişahın cülusunu yahut yeni kral veya imparatorun

hükümdarlığını tebrik veyahut muharebeyi müteakip yapılan muahede

münasebetiyle adet üzerine hükümdarın namesiyle hediyeleri götürmeye

mahsus bir gidişti.

Osmanlı Devleti yeni hükümdarın cülusunu bildirmek için sefir

gönderdiği devletlere o devletin İstanbul’da bulunan sefirleri vasıtasıyla

da name yollardı. Avrupa’yı daha iyi tanımak için 0 senesinde

Nevşehirli Damat İbrahim Paşa sadaretinde başlamış ve yirmi sekiz

Çelebi Mehmet Efendi sefirlikle Fransa’ya gönderilmiştir. III. Sultan

Selim zamanında  tarihinde büyük devletlere üçer sene, kalmak

üzere birer elçi gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Bu devletler İngiltere,

Avusturya, Prusya ve Fransa’dır.

 senesinde Floransa elçisi İstanbul’a gelerek padişaha

kıymetli hediyelerle mektubunu takdim etmiş. Padişah, sefirin

İstanbul’da fazla konaklamasını istediği için hazineden yiyecek masrafı

verilmiştir. Osmanlı tarihinde sefirlere tayinat verilmesi bu tarihten

itibaren başlamıştır.

Osmanlı Devletine gönderilen bir elçi devletin sınırından içeri

geçer geçmez kendisini İstanbul’a getirmek üzere bir mihmandar

gönderilir ve Türklere has misafirperverlik göstergesi olarak yol ve

yiyecek masrafı hükümetçe karşılanırdı.  Gelen elçiye yapılan

masraflar devletin büyük ve küçük oluşuna göre değişirdi. Her elçinin İstanbul’a gelişinde ayrı ayrı karşılama törenleri

yapılırdı. Elçilerin huzura kabul edilebilmesi için bazı şartlara ve adaba

riayet etmeleri gerekirdi. Mesela sefirler kılıçla padişahın huzuruna

giremezlerdi.0 Fransız elçisinin usul ve teşrifat kuralı olarak belindeki

meçini çıkarmadan padişahın huzuruna girmek istemesi padişah

tarafından kabul edilmeyip arz odası önünden geri dönmüştür. ’de

İstanbul’a gelen bir Avusturya elçisi padişahın huzurunda yeterli

derecede eğilmeyince arkasında bulunan padişahın yakınlarından biri

elçiyi ensesinden hızlıca itmiş, sefir yere düşerek alnı zedelenmiştir.

Elçinin yanında bulunan tercümanın korkudan dili tutulmuş,

konuşamayınca, sadaret kaymakamı elçi ile tercümanı tokatlayarak dışarı

çıkarmıştır. Teşrifat memurları küçük bir yanlışlık yüzünden ölüm

tehlikesi geçirebilirler. Bu yüzden teşrifatta uyulması gereken kural ve

kaideleri muhtazaman uygularlar.

Elçilerin paşa kapısına gelişleri şöyle oluyordu: Elçinin binmesi

için bir at, maiyetinde bulunanlar için de ayrıca atlar gönderilirdi.

Elçinin bineceği ata, abayı kumaştan divan takımı vurulurdu. Bu atları

Hasahırdan alıp Sirkeci’deki Vezir iskelesine getiren Hasahır kethüdası

idi. Elçiyi deniz yoluyla Vezir iskelesine getirmek için çavuşlar emini,

adi sarık ve teşrifata muvafık elbiseleriyle kırk nefer çavuş ellerinde

değnekleri ile ve asesbaşı ve yeniçerilerden oluşan maiyetleri Vezir

iskelesine gelip elçinin gelmesini beklerlerdi. Tophaneye gelen elçi

binmeleri için gönderilen kayıkları hazır bulurdu. Kireç iskelesine gelip

Kireçcibaşı odasında çavuşbaşı tarafından karşılanarak odaya alınmış ve

kendisine kahve, tatlı, gülsuyu ve buhur ikram edildikten sonra

hazırlanmış olan alayla hareket etmiştir. Alayda elçi en sonda elçinin

önünde çavuşbaşı gitmekteydi. Bab-ı Aliye gelince elçi sadr-ı azama

mahsus binek taşında attan inerken, çavuşbaşı kendi binek taşında

inmişti. Kanun üzerine çavuşbaşı attan iner inmez sür’atle yukarı çıkarak kürk odası sofası önünde bulunan Bab-ı Ali ricaline iltihak ederdi. Elçiyi

merdiven başında divan-ı hümayun tercümanı karşılamış mihmandarı ile

çavuşlar katibi ve çavuşlar emini önüne düşüp doğru Arz odasına

götürülür, elçi buraya girerken sadr-ı azam diğer kapıdan bir koltuğunda

kethüda ve diğerinde kendi kapıcılar kethüdasıyla birlikte Arz odasına

girerdi. İki tarafına selam veren sadr-ı azamın selamını yüksek sesle

duacı çavuşu almış ve yerine otururken de divan çavuşları alkış

yaparlardı. Elçi bir sandalyeye oturtulur. Sadrazam oturduğu zaman

sağında reisülküttap, çavuşbaşı ağa, tezkereci, mektubi ve teşrifati,

solunda kethüda bey, muhzır ağa ile bostancılar odabaşısı, arkada

Enderun ağaları dururdu. Mektup vermek için elçi ayağa kalkar

reissülküttab mektubu alır, sadrazamın yanındaki yastığın üzerine

koyardı. Bu merasimden sonra elçiye kırmızı peşkir tutularak tatlı

üzerine koyardı. Elçi merasim sonunda sadrazamı selamlayıp ayrılırken

kanun üzerine sadrazam ayağa kalkmayıp oturduğu yerden selamlamıştır.

Elçi geldiği alayla geri dönmüştür.

Elçi, sadrazama samimiyet arz ettikten sonra hükümdarla

görüşeceği gün tayin olunur ve yeniçerilere üç aylık maaş verilen galebe

divani veya ulufe divanı da denilen Salı günü seçilirdi. Yeniçerilere

maaş verilmesinin elçi kabulüne denk getirilmesinin sebebi elçilere

devletin büyüklüğünü ve yüceliğini göstermek içindir. Gelen elçi

Müslüman ise divanhane kapısından içeri girince sadrazam divit

odasından çıkarak divandaki makamına gelirken ona hürmeten vezir ve

sair divan erkanı ayağa kalktıkları sırada elçide divan haneden içeri girer

ve sadrazamın eteğini öptükten sonra divan kapısı duvarı tarafında

vezirlerin karşısındaki sandalyeye otururdu. Bu sırada sadrazam divan

tercümanını yanına davet ederek ona sefirin hatırını sormasını söyler ve

oda gelip bunu elçiye beyan ile aldığı cevabı sadrazama arz eylerdi.

Ulufe dağıtımından sonra yemek yenirken elçiler sadrazamın sofrasında yemek yerlerdi. Elçi kabulü günü nişancı ile defterdara da ayrı ayrı

sofralar kurulur ve elçinin adamları vezirlerin ve bunların sofralarında

yemek yerlerdi. Elçinin maiyetinde bulunan itibarlı adamlarına Eski

divanhanede ve diğrelerine kızlar kapısı tarafında mermer direkler

arasında yemek verilirdi. Divanda da bu şekilde yemek yenirken

padişah, vezir-i azamın başının üstünde ki bir yerden divanı dinler ve

özellikle bir büyük hükümdarın elçisini kabul edeceği zaman onun nasıl

yemek yediğini, devlet erkanıyla nasıl konuştuğunu takip ederdi.

Ziyafet sona erdikten sonra çavuşbaşı elçi ile maiyetinden bir kaçını

diğer bir odaya götürür, orada onlara ipekli hil’atlar giydirilir. Bu sırada

padişah arz odasına gelir. Önce Yeniçeri ağasını kabul eder. Ağa

huzurdan çıkınca Çavuşbaşı ile Kapucular kethüdası Kubbeealtı

kapısının dışında asalarını yere vurarak işaret verirler, onun arkasından

kazaskerler huzura alınır, onlar çıkınca yine asalar yere vurularak işaret

verilir, Sadrazam kürkünün sağ yenini tutarak, ilerler. Bu anda

Sadrazama seraser kaplı kürk, Defterdara da hilat giydirilir. Defterdar

huzurda ulufe telhisini okur, vezirler huzurda iken elçinin içeri

alınmasına izin çıkar, elçi yanında sayılı adamları ve iki tarafında da

ikişer kapıcı olduğu halde Divan tercümanı ile birlikte Arz odasına

alınır. Padişahın huzuruna götürülüp yer öptürürler ve getirdiği

hediyeleri kapıcılar Arz odasının penceresinin önünden geçirip iç hazine

adamlarına teslim ederlerdi. Padişahın huzurunda hükümdara en yakın

olarak sadrazam, onun alt tarafında derece sırasıyla diğer vezirler

dururlardı. Eski memuriyetine dair şifahen beyanatta bulunup divan

tercümanının tercüme ettiği bu notta padişah tarafından cevabı verilir ve

bu cevabı divan tercümanı vasıtasıyla sadrazam elçiye bildirir ve bu

sırada elçi getirdiği nameyi en altta duran vezire, o da üst tarafındaki

vezire vermek suretiyle name sadrazama kadar gider, o da bunu

padişahın tahtının sol yanındaki yastığın üzerine koyardı. Eğer elçiye

mektup verilecekse, padişahın, işareti üzerine taht üzerinde bulunan padişahın mektubu sadrazam tarafından alınarak ikinci vezire, o da

üçüncü vezire uzatır ve mektup böylelikle en son vezire gider. Miralem

ağa mektubu son vezirin elinden alarak elçiye verir. Elçi de mektubu alır

ve öperdi.0 Padişah izin deyince elçiye yer öptürülüp maiyetiyle beraber

dışarı çıkar ve Has fırın önünde sadrazamın gidiş alayını görüp

selamladıktan sonra geldiği tertip üzere sefarethanesine götürülür.

Elçinin getirdiği nameyi sadrazam alıp tercüme ettirip bilahare içeriği ne

ise bir terhis ile padişaha arz ederdi.

Sefer sıralarında orduya bir sefir gelirse derhal divan aktedilir,

adet olan merasimle kabul olunurdu. Padişahlar bazen elçileri

huzurlarında uzunca müddet bulundurur bir çok şeyler sorarlar, bazı

tekliflerde veya tehditlerde bulunurlardı. Sultan IV. Murat bir defa

İstanbul’a gelen Lehistan elçisini huzuruna getirtmiş, krallık hakkında

sorduğu sorulara yumuşak cevaplar alamayınca çok sinirlenerek elini

belindeki kılıcın kabzasına götürmüştür. Buna rağmen elçi nezaketini

bırakmayarak konuşmasının dozunu değiştirmemiş ve kralının hukukunu

korumaktan geri kalmamıştır. Padişah elçinin bu davranışı karşısında

kendisini takdir ederek şöyle demiştir. Ah işte bu gibi adamlara çok

ihtiyacım var.

Karlofça Antlaşmasından sonra sefirler hakkındaki merasim

sadeleştirilmiş, sefirlere çok hürmet ve riayet gösterilmeye başlanmıştır.

Mesela bu antlaşmanın imzalanmasından sonra epeyce kalabalık bir

heyetle İstanbul’a gelen Avusturya elçisine günde şu harçlık tahsis

olunmuştur:  öküz,  dana, 0 koyun, 0 tavuk,  hindi, 0 kaz; 0

güvercin, 0 okka un, 0 okka sebze, 0 kile arpa, 0 kantar saman,

araba ot, 0 okka kömür,  okka baharat,  çeki odun, 0 kuruş

harçlık.

Elçilere bu şekilde davranıldığı gibi padişahın tahta çıkışını

tebrike gelen veya kral veya imparatoru tarafından nadir hediyeler

getiren fevkalade elçilere daha fazla ikramda bulunulurdu. Bu ikramlar

gösterişle karışık olarak yapılırdı. Sultan III.Murad’ın tahta çıkışını

tebrik için İran Şahı tarafından gönderilen Şah Kulu Han Zade Tokmak

Han 0 mükellef süvari ve 00 deve yükü hediye ile geliyordu. Geleni

karşılamak için Rumeli beylerbeyi çavuşlar, müteferrikalar, 00 seçkin

süvari karşı yakaya geçti. Elbiseler atların takımları, başlarındaki tuğlar

göz kamaştırıyordu. 0 gemi ile Kaptan Paşa dahi Üsküdar’a yanaştı.

Paşa’nın gemisinde mükemmel sofralar kurulmuş ve süslenmişti. Tokmak

Han, gemiye binip sofraya oturunca gemilerden toplar, atılmaya

başlandı. Bunlara Kızkulesinden 0 pare top atışıyla karşılık geldi.

İstanbul sahilinden gelenleri Cağaloğlunda karşılandı. Süslü küheylanlar,

üzerlerine altınla “şiir ve hurşid” işlemeli elbiseler ve acayip külahlar

giymiş  zenci,  nefer peyk alayı tamamlıyordu. Padişah av

bahanesiyle İstanbul’dan dışarı çıkmıştı. Asıl maksat dönüş

münasebetiyle saltanat gösterisi yapmaktı. Padişah her zaman yanında

bulunanlardan başka 000 yeniçeri askeri ile şehre girdi ve dokuz gün

sonra Tokmak Han’ı huzuruna kabul etti. Daha sonra vezirler sırayla

ziyafetler verdiler. İbriklere, leğenlere, nalınlara varıncaya kadar her

şeyin altınlı mücevherli olmasına itina ediyorlardı.

İstanbul’da bulunan bir elçinin imparatoru veya kralı, yahut baş

vekili tarafından sadrazama gönderilmiş olan mektup sebebiyle

sadrazamın elçiyi kabulü Paşa kapısında olmayıp çünkü padişaha name

gönderilmediği için Paşa kapısında kabul resmi yapılmazdı başka müsait

bir yerde olurdu. Mesela Avusturya İmparatoriçesi Mari Terez ve

başvekil taraflarından sadrazama gelen mektupları İstanbul’da bulunan

Nemçe elçisi kendisine yalıda takdim etmiş ve bu da şöyle olmuştu:

Sadrazam elçiyi kabul edeceği yalıya erkenden gitmiş, orada

Reisülküttap çavuşbaşı, tezkireciler, mektupçu, muhzır, ağa ve sair erkan ve maiyet tarafından karşılanmış. Elçinin takdim edeceği mektuplar

aradaki dostluğu takviye için olduğundan elçiyi yalıya getirmek üzere

çavuşbaşı, çavuşlar katibi ve çavuşlar emini Reisülküttapın yedi çifte

kayığı ve maiyeti için de yedi, sekiz kayık gönderilip elçi gelince

iskeleden alıp meyve ve çiçeklerle süslenen büyük odaya getirilmiş ve o

sırada sadrazam odaya girip alkış yapılmış ve sonra oturulup kahve

içilmiştir. Bunu müteakip elçi evvela kraliçeden gelen mektubu uzatınca

reis efendi alıp sadrazamın yanındaki yastık üzerine koymuş ve

arkasından başvekilden gelen mektup da aynı suretle alınmıştır. Bir

müddet daha oturulup tercüman vasıtasıyla görüşüldükten sonra elçiye

çuhaya kaplı samur kürk giydirilip koynuna hediye olarak boyama ve

yağlık konulup otuz kadar maiyetine hilatler giydirilip bunlardan

bazılarına birer boyama ve havlu verilmiş ve elçi geldiği merasimle

sefarethanesine gönderilmiştir

YAZARDAN  
  Hiçbir oyunumda tarihten yola çıkmadım ben. Günümüzden yola çıktım. Günümüz olaylarıyla, kişileriyle, sorunlarıyla bir çağrışım uyandırdığı anda tarihe yöneldim. (…) Benim zaman içindeki çevrem, Kanuni Sultan Süleymanlara, simavnalı Şeyh Bedrettinlere, Gılgameşlere dek uzanıyordu. Ama insan aynı insandı. Onların kaygıları, düşünceleri, sorunları, yazgıları… Çok yanlış olarak tarihsel konulu oyunlar tarihle karıştırılır. Oysa tarih şaşmaz biçimde nesnel, oyun şaşmaz biçimde özneldir. Bir oyun yazarıyla, bir tarihçinin olaylara bakış açıları başkadır, yöntemleri başkadır. Amaçları başkadır. Başka başka bireşimlere gitmeleri doğaldır, olağandır, hatta kaçınılmazdır. …sanatçı bir şeyleri çözümlemek için yazmaz. (…) Sanatçı sergiler, düşündürür, yorumlamayı da seyir işine ya da okuyucusuna bırakır. Doğru çözüm sonradan doğru yorumlayanlardan gelir. * *: Orhan Asena’nın söyleşi ve yazılarından alıntılanmıştır. Kaynak: Nutku, Hülya-CUMHURİYETİN 75. YILINDA BİR YAZAR: ORHAN ASENA-T.C Kültür Bakanlığı Yay. Haz: Andaç, Feridun-AYDINLANMANIN IŞIĞINDA SANAT İNSANLARIMIZ IV- Papirüs Yay.







 
Reklam  
   
ZİYARETÇİ DEFTERİ  
 
 
İSTANBUL EFENDİSİ  
 




 
TARLA KUŞUYDU JULIET  
 



 
Bugün 19 ziyaretçi (79 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=